31 Ocak 2013 Perşembe

Casusun Dönüşü - Bir Casus Hikayesi 2


Memlekete dönüşüm.(Sağdayım)
          Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Öğlen yemeğimi  Pera Palas’ta yedikten sonra otelden ayrılarak buraya gelmiştim.Tahminimde yanılmadığıma sevinirken yıllardır değişmeyen tek zevki ve alışkanlığının bu olmasına şaşırmıştım.Tam 2.5 saattir onları Eminönü’nde martılara simit atarken izliyorum.
          Dostumun saçlarına (yılların getirdiği yorgunluk ve yıllardan dolayı) hafif aklar düşmüş. O’nu 30 yılı aşkın süredir ilk kez bu mesafeden görmeme rağmen, her zamanki karizmasından eksilen bir durum olmadığını hissediyorum.
          Yıllar önce tam bu noktada son kez konuşmuş, son kez birlikte martılara simit atmış ve ilk kez vedalaşmıştık.  68 model Mustang’imin motor sesini duyup beni fark etmesinden korkarak da olsa arabayı çalıştırmaya cesaret edip eve dönmeye karar veriyorum.
          Merdivenleri ağır ağır çıkarken Yorgo’ya güvenmekle ne kadar iyi yaptığımı fark ediyorum. Bu eski binaya gözü gibi bakmış. Balat’ta ki bu eski,taş Rum binasının önünde yıllar önce sevgili eşi ve onu yağmur altında otururken bulduğumdan beridir benim yanımda yaşıyorlar. Aile yadigarları olan bu taş bina banka borçları yüzünden ellerinden alınmışken borçlarını kapatmam ve onları yanıma almamla başlayan bu uzun hikayemiz buralara geldi. Eşi Eftalya hanımı 10 yıl önce kaybettikten sonra kendini tamamen bu binaya adamış.


          Eski, bakımsız , yıkılmaya yüz tutmuş bir bina olarak görülsede içeride ki durum daha zor. Mesleğimin vermiş olduğu gereksinimleri ve güvenliğimi düşünerek binaya yaptığım eklemeler binayı bakımı daha zor bir yer haline getirmişti. Tank atışına dayanıklı duvarlar, denize veya güvenli bir yere kaçış sağlayan tüneller, mühimmat odaları, dünya çapında iletişim kurmamı sağlayan radar ve çok gelişmiş bilgisayar odaları bunların sadece birkaçı.
          -Hoş geldin bre.10 gündür nerelerdesin, döneceğini söylediğinden beri yol gözler oldum dedi Yorgo. 85 yaşında olmasına rağmen tok sesinden hiç bir şey kaybetmediğini fark ettim.Yorgo’ya uzun uzun sarıldım ve sadece ‘ sonra Yorgo’ diyebildim.
           İşte yıllar yıllar sonra yine yüksek tavanlı,büyük pencereli evimdeyim. Salih’le eski günlerden kalma fotoğraflarımıza bakarken hüzünleniyorum. Karaköy’deki eski ofisin önünde çekildiğimiz fotoğraf ilişiyor gözüme.İkimizin de kanının deli aktığı ofisin bozulmadığı günlerden kalma.Birlikte dünyanın hemen her köşesinde türlü pisliklerden kurtulduğum bu adamla uzun yıllardır görüşmemiş olduğuma inanamıyorum.
           1971 Mart ayında aldığım atamayla beraber Roma’ya gitmem gerekiyordu. CIA , Avrupa genel sorumlusu olarak kendi ekibimi kurmam istediğinde önce dostumla konuşmuş fakat Salih’in memlekette kalma isteği doğrultusunda yollarımız Eminönü’nde bugün öğlen durduğum noktada ayrılmıştı.
           Roma’yla başlayan fakat Avrupa’nın en önemli yerlerinde yükselerek devam eden kariyerimin ışıltısı ve yoğunluğu arasında dostumla olan kırgınlığımız derinleşmiş sanki ikimizin de konuşmaktan çekindiği gizli bir sır olmuştu.
 Acaba yaptıklarımı hissettirmeden izlemiş miydi uzaktan? Kendini istediği zaman ortadan kaybetmekte usta bir adam olan Salih, çocukluk arkadaşı, silah arkadaşı, ortağı olan beni unutmuş muydu ?

30 Ocak 2013 Çarşamba

Sigara İçenlere Ateş Etmeyin

Sigara aleyhtarlığı, sigara içmemekten daha önemli hiçbir özelliği olmayanların ideolojisidir. Sigara içenlere duyulan meşru ve mukaddes nefretin ardında; güvenli bir yer olmaktan çıkan bu dünyada, kendine kurban gözüyle bakmaya başlayan fakat neler olup bittiğini anlayamadığı için, duman çıkararak yerini belli eden tiryakilere körlemesine sataşan gayretkeş zavallıların demokratik ihtişamı var. Ölümlülük karşısında cılız/modern bir itirazla bağdaştırılmaya çalışılan sağlıklılık [geçiciliğinin su götürmez kesinliğine rağmen], sigara içmeyenlere özgü bir ayrıcalıkmış gibi gösteriliyor. Sigara tiryakilerini ölümle tehdit eden militan ruhlu sigara aleyhtarı/insancıl kimseler; sağlam vücutlarının üzerinde sapasağlam bir kafa taşıyorlar ve yatacakları mezarlığın düşman uçakları tarafından günün birinde bombalanmamasını garanti edecek bir antlaşma hazırlamak yerine, sigara içenleri doğru yola çağırmak [hizaya getirmek] için fedakarca vakit/enerji harcıyorlar. Pasif içici olmayı 'şiddetle' reddeden bu fedakar fedailer, sigara içenlere uyarıda bulunma hususunda hiperaktif bir tutum sergilemeye başladılar: Lanetlenmiş gibi her yerde yasak levhalarına toslayan tiryakiler, dumanlı bir kelime olan 'kirlilik'ten birinci derecede sorumlu tutuluyor. Sigara içmek Çernobil faciasıyla örtüştürülürken, klimalar sincaplar için icat edilmiş gibi davranılıyor.

Şu günlerde [20. yüzyılın bitmek bilmeyen son günleri!] televizyonda TC. Sağlık Bakanlığı'nca hazırlanmış bir film gösteriliyor: Güya maymun görünümündeki ilk-el- insanlar, zamanla tüylerini döküp arka ayakları üzerinde dikiliyorlar. Sonraları zihinsel bakımdan da evrilerekten sakal traşı olup, takım elbise giyip bond çanta taşımaya başlayan insanoğlu, çağdaş bir görünüm kazanıyor; fakat o da ne? Meğer bazıları evrimini tamamlayamamış ve nikotin bağımlısı olup çıkmış! Bu filmde nikotin bağımsızı insan tipini, vücudunda başarıyla top sektiren bir Mustafa Denizli [antrenör olanı] canlandırıyor. Etkileyici, değil mi? Kim bilir kaç kişi bu filmi görünce titreyip kendine gelmiş ve bir daha asla sigara içmeme kararı almıştır. Ülke çapında bir akciğer temizliği hedefleniyorsa, bu hedefin önündeki en büyük engel dev nikotinman ordusu değil, zihinsel ve ahlaki imkanların kısıtlılığı ile malul medyanın sürreel zevzekliğidir.

ABD'nin Tenesse eyaletinde, Linda Stewart adlı bir kadın, sürekli sigara içen kocasına ders vermek maksadıyla evini yaktı. Yangını kasten çıkardığını ifade eden Linda Stewart, "yangından bir gün önce kocasının elindeki yanık sigarayla uyuyakaldığını ve yatağını yaktığını" belirterek, kocasına "neler olabileceğini göstermek istediğini" söyledi. Buyur 'Burdan' yak! [Filtreli 'Burdan' sigaraları, yeni çıktı!] ingeborg Bachmann, sigarası yanıkken uyuyakaldığı için çıkan yangında can vermişti ama bugün hiçkimse Bachmann'ı sadece bir sigara tiryakisi olarak anmıyor; o şairdi. Bay Stewart'ın durumunu/hislerini bilemem fakat Bayan Stewart'ın sigara içmemesinde ya da yaşadığı evi ateşe vermesinde harika bir taraf göremiyorum.

idam mahkumunun son sigarasını içmesi, sigaranın işlevsel değerini en yakından görmemizi sağlayan olaydır: Bu son sigara asla bir bağış ya da rüşvet değil ama belki bir borçtur; zaten sigaranın [Çavuşesku dönemindeki Romanya gibi istisnalar bir yana] genellikle söze [pazarlığa] konu edilmeyen bir değeri vardır. Sigara yakılır ve doğallıkla tükenmeye başlar, nefes alışın ritmine uygun bir biçimde parlar, yanar, duman yükseltir ve küllenir; insan ve sigara birbirlerinin simgesine dönüşür.

Yine de "Sigara içme[ye başlama]k ahlaki ve/ya da akli bir irtifa kazanma işareti olabilir mi?" sorusuna verilecek tek cevabım var: "Hayır". 1998 yılının en salakça olaylarından biri olarak kayıtlara geçen bir haberi aktarayım: Almanya'da, kır gezisine çıkan bir adam, sigarasını yakmak için yanında herhangi bir ateşleyici olmadığını farkedince, civardaki bir yüksek gerilim hattına tırmandı ve yüzseksenbin volt elektrik geçen telden sigarasını yakmaya çalıştı. Akıbeti meçhul olan bu Alman'ı, sigara içenlerin yüzkarası saymak, sigara içmeyi ideolojik bir ortak payda kabul etmeye vardırır bizi.

Bilgelik, sevginin ve nefretin doğru yerlere odaklanmasıdır; cehalet ise tam tersi. insanın ekonomik kullanımının sömürgeciler hesabına kolaylaşması için yürürlüğe sokulan nefret modası sigarayı hedef gösteriyor, olay budur. Kanserojen bir varoluş biçimini benimsemiş tüketici/kölelerin bazı mamullerden nefret etmeleri, onları başka mamulleri satın alırken daha hırslı davranmaya sevk ediyor. Marka bağımlılığı, tam anlamıyla bir fetişizm çeşididir ve sigara içmenin [de züppeliğe elverişli yönleri bulunabilmekle birlikte] sözümona vahşice görünümleri, kozmetik tüketiminden daha yavan bir çılgınlık değildir. Muş'un Korkut ilçesinin Değimlitaş köyünde sigara içmeyi yasaklayan ihtiyar heyeti, yasağa uymayan azınlığın köyden kovulmalarını karara bağlamaya çalışıyor! Arkansas'ta hapishanelerde sigara içmek yasaklandı! Kanada hükümeti sigara paketlerinin üzerine kanserli akciğer fotoğraflarının koyulması yönünde bir kamu önerisi hazırladı! Onurlu bir hayat yaşamanın yolu sigara içenlere hakaret, içmeyenlere iltifat etmekten geçiyormuşçasına aptalca bir patırtı koparılıyor. Değimlitaş köyünün ihtiyar heyetinin zekası, Arkansaslı gardiyanların disiplin anlayışı ve Kanada hükümetinin ileri görüşlülüğünün mucizevi ışımaları insanı mest ediyor.

Yeryüzüne müptela ve imparator ruhlu köleler, dünyevi bir iptila olan sigaraya yakıcı saldırılar düzenlerken tiryakilerin yardımına ihtiyaç duyduklarını gizleyemiyorlar. Türkiye Denizcilik işletmeleri'nin, vapurlara yapıştırdığı ve okuma yazma bilen yolculara yönelik bir dizi komutun yer aldığı afişte: "...Sigara içmeyin! ... yüce atamızın ... düşlediği gibi iyi vatandaş olun!" buyurulmuş. M. Kemal'in de sıkı bir sigara tiryakisi olduğunu gözönüne aldığımızda, cevabını düşünürken sigaramızdan derin bir nefes çekebileceğimiz soru şudur: "O halde, sigara içmek bir ata sporu olamaz mı?"


Murat MENTEŞ / 23.10.2000

13 Ocak 2013 Pazar

Allah’ın belâsı sigaramın külleri

Söndür şu sigaranı dedin ve kaçarcasına uzaklaştın benden. Ne yapacağıma dair herhangi bir fikrim kalmamıştı artık. Sana mı üzülseydim, yoksa şu berbat dumanın üzerime sinmesine mi? Ya da sana üzülse miydim, bilemedim. Yıldızların hızlı hızlı el çırpmalarına uyandığım her gece gibi bu gece de ne yapacağım belli değildi. Seviyordum seni, hayvan gibi seviyordum. Dokunmaya kıyamadığım çıtkırıldım bir çiçeği sevdiğim gibi seviyordum seni. Yine de ne yapacağımı bilmiyordum.

Sigaramı söndürdüm ve döndüğümde gitmiştin. Akasya ağaçlarının anlamsız göz kırpışlarını artık hiç mi hiç çekemiyordum. Pul biber acılığında bir sevdanın ne demek olduğunu ancak sen öğrenebilirdin o gece. Ama gitmiştin. Yol boyunca sevda türküleri söyleyeceğimi sanarak yola çıkacaktım ardından. Kaybolacaktım. Ahmak gibi kaybolacaktım. Ama sen gitmiştin.

O Allah’ın belâsı sigaranın külleri henüz dağılmamıştı ki sen gidiverdin. Defolup gitsindi tüm akasya ağaçları da. Gözlerimi kör etmekten başka neye yarardı o acınası göz kırpışları sen gittikten sonra. Gittiğini idrak etmem belki on saat sürdü belki on dakika. Ama sevda türküleri sahipsiz kalmıştı bile. O yol da meçhule falan uzanmıyordu artık. Sen gidince, hiçbir şeyin sırrı da kalmamıştı.

İzmaritini yağmurların çaldığı sigaramın Allah belâsını vermişti vermesine ama sen gitmiştin. Hatta artık akasya ağaçlarıyla bir alıp vereceğim de kalmamıştı. Burada olsaydın bunu kutlardık bile. Çay demlerdin bana. Ben içmezdim. Bana kızardın. Sonra da giderdin.

E, sen yine giderdin zaten. Bahane lazımdı sana. İyi ki gitmişsin o zaman. Keşke sigarama laf atmayı kessen artık. Zaten gittin. Gittin, bari beni sigaram ve akasya ağaçlarının tatsız kokusuyla baş başa bırak. Çayımı da ben kendim demlerim.

Git şimdi. Küllerimi de ardında götür. O kadar uzaklara git ki adın dâhi anılmasın buralarda. Ama beni unutama.

Şimdilik diyeceklerim bu kadar.

Selâmetle

safaret
safaret.blog.com
safaret.blogspot.com

8 Ocak 2013 Salı

fakirler ölür

zenginler daha zengin oldu
ve fakirler öldü.
ne istediğine dair en ufak bir fikri olmayan binlerce insan
bu uğurda canlarını verdiler
ve sonuç bir hiç.
-
zenginler daha zengin oldu
ve fakirler öldü.
daha da kötüsü,
bu bir gün bile senin umrunda olmadı.
çünkü ölen hiçbir zaman sen olmadın.
-
zenginler de bazen fakir oldu
ve zenginler de öldü.
bense senin karanlığından kurtulamadım.
-
nefretim yangın oldu ve kavruldum kor alevlerde.
seni görmek için dilendiğim geceler
dişimin kovuğunu bile dodurmadı.
ve sen de öldün.
-
ve sonuç hiç değişmedi.
ısrarla ve ısrarla
zenginler daha zengin oldu
ve fakirler öldü, her seferinde.
-
-
safaret
safaret.blog.com
safaret.blogspot.com

Mevt-i Ebyaz'ül Mevâlid (Sudden Death of Nascents) - 2



2. Hamid Mihâd

- Lan! (Pat!)

Hamid, bu duyduğunun silah sesi olduğuna yemin edebilirdi. Ki öyleydi de. Ancak ne yapacağını bilmeyen Hamid öylece kalakaldı oturduğu sandalyede. Ya arkadaşı vurulduysa? Ne yapmalıydı şimdi? Gidip kontrol ederse belki Nâzım’ı vuran adam Hamid’i de vurabilirdi ki bu bir çözüm olmazdı. Evet evet, bu düpedüz aptallık olurdu. Neydi yani, arkadaşı öldü diye kendi de mi ölecekti? Ayrıca daha çok gençti Hamid, evlenmemişti bile. Önünde onu bekleyen uzun yıllar vardı. Ölüme çok uzaktı. Ölüm denen kezzap tadındaki zehirden içmek istemediğine emindi.

Peki, neden bu kadar emindi ölmek istemediğinden? Yani ölüm neden bu kadar korkunç bir şey olarak sunulmuştu ona? Kim demişti ölümün kötü bir şey olduğunu? Bunu diyen adam ölmüş müydü de böyle hadsiz konuşmuştu? Hem elbet bir gün ölmeyecek miydi zaten? Tabi ki de ölecekti. Her canlı gibi o da gün gelecek ölecekti. E o zaman bu kadar yaşayıp uğraşmanın ne anlamı vardı ki? Hiçbir anlamı yoktu elbette. Yani düşünüyordu da, elinde ne olursa olsun, o gün gelip tahtalıköyün yolunu tuttuğunda elindekilerden onu kurtarabilecek herhangi bir şey var mıydı cidden? Yoktu elbette. Öldüğünde her şey bitmiş olacak ve her şey sona erecekti. Onu ne parası kurtarabilirdi, ne ailesi ne dostları, ne de işi.

Dini inançları yoktu Hamid’in. Din denen şeyin bir safsatadan ibaret olduğunu düşünürdü hep. Çok bildiğinden falan değildi bu, tam aksine cehaletindendi. Oysaki böyle muazzam bir karar alabilmek için Kuran denen kitabın mealinin sadece bir kısmını okumuştu. Sadece bir kısmını, hepsi buydu. Kafasındaki din tablosunu oluşturan öğeler bu okuduğu bir kısımlık meal ve kulaktan dolma bilgilerden ibaretti. Ki o kulaktan dolma bilgilerinin de birçoğu bidadlardan ve hurafelerden ibaretti. Herhangi bir dinin doğru olmadığına inanmak için kendini çok çabuk kandırmıştı ve o günden sonra reddetmişti tüm kutsalları. O günden sonra onun için artık Tanrı yoktu. İster Allah desindi, ister Tengri, ister Budha, ister Marco Polo. Bunun önemi yoktu, çünkü yoktu! Aslında, her ne kadar Hamid farkında olmasa da yeni bir Tanrı edinmişti kendine: Para. Çünkü o günden itibaren hayatında değer verdiği tek şey para haline gelmişti. Ne gelenekler, ne toplumsal normlar, ne de kendinin insanlar nezdindeki değeri artık umrunda değildi. Para önemliydi. Çünkü para vardıysa her şey vardı. Para vardıysa her şey onundu.

Ama tam şu anda, ölüm hakkındaki karmaşık sorular yumağında debelenirken paranın bile hiçbir önemi kalmamıştı. Çünkü ölecekti. Ölüm haktı. Ölüm gerçekti. Ölüm vardı. Hiç ölmemişti ama biliyordu. İnsan ölürdü. Bilmesi için ölmesi gerekmiyordu. Ölüsü çürüdüğünde ise paranın bile hiçbir önemi kalmayacaktı artık. Yok olup gidecekti bu diyardan.

İnsan ölüp yok olacaktıysa niye vardı o zaman? Niye yaşıyordu ki? Mesela niye kendini onlarca yıl yoruyordu? Ya da niye o toprağın iki metre altına geçtiğinde hiçbir anlamı olmayacak onlarca şeyi günlerce ve aylarca tekrar tekrar bıkmadan usanmadan yapıyordu? Niye? Neden?

Kafası iyice karışmıştı Hamid’in artık. Ölüm ve yaşam arasındaki şu iki-üç dakikalık düşünce buhranında kendini iyice kaybetmişti ve hala Nâzım için ne yapacağına karar verebilmiş değildi. Depoya inmeli miydi? Yaşamın ne kadar saçma ve anlamsız olduğuna dair kendini bu kadar tatmin etmişken hala ölümden korkup da inmemek olur iş miydi? Olmazdı. Ama korkuyordu işte. Kendine bile itiraf edemediği bir yanı hala tir tir titriyor ve Hamid’in depoya inip ölüme kafa tutmasını engelliyordu. Biraz durdu. Sonra inmeye karar verdi. Aman, ölse ne olacaktı ki? Ölsündü, ne olacaktı?

Derken ceketini giydi, el fenerini aldı ve tam kapıya yönelmişken gözü masada duran telsize ilişti. Nasıl da düşünememişti cidden telsizden asayiş haberi almayı? Hem de silah sesini dahi telsizden duymuştu. Bu bir salağın bile yapmayacağı bir şeydi. Kendine bile itiraf edemediği ölümden korkan yanı birden rahatladı. Neyse ki ucuz kurtulmuştu. İçinden “Ulan Hamid ne salak adamsın lan! Bi de akıllıyım diye geçinirsin!” diye söylene söylene telsizi elinde aldı:

- Nâzım asayiş berkemâl mi? Silah sesi duydum.
- …
Karşı taraftan cevap gelmeyince korktu. Acaba ölmüş müydü Nâzım cidden? Eğer öldüyse ne yapmalıydı şimdi? Polise haber verip beklerse çok geç olurdu, katil kaçardı. İnerse de katil onu da vururdu. Tam kafası yine iyice karışacak gibi olmuştu ki sakinleşmeye çalıştı ve korkusunu hissettirmemeye çalışarak bir daha sordu:

- Nâzım? Bir sorun mu var?
- Bi adam öldürdüm Hamid. Artık ben bi katilim.

Devam edecek…

safaret 
safaret.blogspot.com
safaret.blog.com

6 Ocak 2013 Pazar

Mevt-i Ebyaz'ül Mevâlid (Sudden Death of Nascents) - 1



1. Nâzım Mızna

- Kim var orda?
- …
- Kim var orda diyorum? Cevap ver!

Sessizlik depoya tamamiyle hakimdi. Çıt dahi çıkmıyordu ve Nâzım artık gerçekten rahatsız olmaya başlamıştı. Rahatsız olduğu kadar korkuyordu da. Fakat ne yapacağına dair en ufak bir fikri yoktu. İçeride birisi olduğundan emindi. Ama bu alacakaranlıkta karşısına bir ayna koysalar kendini bile tanıyamazdı. Ne yapması gerektiğini düşünüyordu sadece. Soluklarını iyice yavaşlattı ki eğer ufacık bile bir ses duysa o sese yönelebilsindi. Ama şu anda ses falan yoktu. Az önce tıkırdaşmalar duyduğuna yemin edebilirdi ama şu anda derin bir sessizlik her yanı kaplamıştı. Keşke tahmin ettiğim olmasa diye dua ediyordu içinden. Keşke gerçekten gaipten bir ses duymuş olsam ve tekrar gözetleme odasına geri dönsem. Rahatsızlığı artık bütün vücuduna sirayet etmişti ki birden arkasından, kapıdan sesler duymaya başladı:

- Lan!

Diye bağırdı ve silahını çektiği gibi karşısındaki belli belirsiz siluete ateş etti. Elini silahına yönelttiği ilk anda, karşısında gerçekten birisi var mı yoksa yine gaipten bir ses mi duydu diye bir şüphe vardı içinde. Ama tam silahı yöneltirken karanlıkların içinde kaçmaya yeltenen silueti fark etti ve kendisinden beklenmeyecek -hatta kendinin bile beklemeyeceği- bir hızla onu vurdu. Yere bir şeyin yığıldığını ancak hissedebildi ve korka korka elindeki fenerin ışığını yaktı. Enteresan giyimli bir adam elinde büyükçe bir ekmek bıçağıyla yere serilmişti. Beş on dakika önce deponun girişinde böyle bir adam dolandığını görse bunun değil bir hırsız, kaale alınacak bir adam olduğunu bile düşünmezdi. Sarı renkli mat bir pantolonun üstündeki mavi, pembe ve turuncunun mat tonlarının bir cümbüşü halindeki tişörtüyle bu adam ancak bir deli olabilirdi. Hatta belki de gecenin bu saatinde depoya sızdığına göre bir deliydi. Fakat elindeki bıçak ona değişik bir korkunçluk ekliyordu.

Bir an için bu adamın aydınlık bir yerde elindeki bıçakla karşısında dikildiğini hayal etti. Herhalde silahına yönelmek bir yana, hareket bile edemezdi. Ama işte onu vurmuştu. Adam yerde boylu boyunca uzanmıştı. Aciz olan kendisi değil, o adamdı. Belki de hayatında ilk defa bir şey başarmıştı. Sonra birden içine bir tedirginlik sızdı. Acaba diye düşündü ve elini adamın nabzına götürdü. Nabzı tabi ki de atmıyordu. Ölmüştü işte adam. Basbayağı ölmüştü. Hiç, bir adam öldüreceği aklına gelmiş miydi bu işe başlarken? Belindeki o silahı sadece süs olsun diye verdiklerini düşünüyordu. Ama kullanmıştı işe. Ve icraati karşısındaydı: ölü bir adam.

Neden sonra titreyerek kendine geldi. Az önce aklında dolanan hayalleri kendini terk etmiş, gerçeklikle baş başa kalmıştı. Bir adam öldürmüştü ve bu, herhangi bir insanın, hayatında alelâde karşılaşabileceği ve hatta karşılaşmak isteyeceği türden bir olay değildi. İrkildi. Nasıl yapmıştı hakikaten? Yaparken hiç zevk almış mıydı? Tabi ki de zevk falan almamıştı. Tamamen nefs-i müdafaa kapsamında bir cinayetti bu.

Bir cinayetti bu. Evet evet, bir cinayetti. Kanunlara göre haklı olan ne kadar kendisi de olsa bu yaptığı bir cinayetti. Bir cana kıymıştı. Hem de hiç tanımadığı, hiç konuşmadığı, bırakın konuşmayı sesini bile duymadığı bir adamın canına kıymıştı. Bir an bile tereddüt etmeden elini silahına götürüp vurmuştu onu. O anki soğukkanlılığı şimdi yerini sırtından akan soğuk terlere bırakmıştı. Adrenalinle dolu bir korku yaşıyordu şimdi. Korkuyordu. İliklerine kadar hissediyordu bunu. Bir insanın canını alma kudreti parmağının küçük bir hareketinde saklıydı, bunu hissediyordu ve bu onu ölümüne korkutuyordu.

Ölümüne korkuyordu. Ölümden korkuyordu. Ne kadar iğrenç bir şeydi ölüm. Mesela, eğer karşısındaki adam şimdi ölü olmasaydı şu anda onun yerinde ölü olan kendisi olabilirdi. Eğer o deli kılıklı hırsız ses çıkarmadan ona sokulmayı başarabilseydi… Aman Allah’ım! Bunu düşünmek bile, bir kere daha soğuk terlerin sırtından süzülmesine yetti. Kendine gelmesi lazımdı, bu boş ve anlamsız şeyleri düşünmeyi bırakmalıydı. Polise ve sonra da gerekli birimlere bu olayı bildirmesi lazımdı. Depodan sesler duyduğunu ve oraya gidip asayişi kontrol edeceğini iş arkadaşına söylemişti. İş arkadaşı artık endişeleniyor olmalıydı.

Tam telsizine doğru hareket edeceği anda durdu. Ona inanacak mıydılar? Bir câni değil de nefs-i müdafaaya başvuran bir aciz olduğunu onlara nasıl ispat edecekti? Önce bunu düşünmesi gerekmez miydi? Yaptıklarını tek tek hatırlamaya çalıştı. Depodan içeri girdi. Fenerini yakmadı, çünkü eğer içerde birisi vardıysa endişelenip ona ateş edebilir ve onu gafil avlayabilirdi. Sessizce ilerledi ve “kim var orada?” diye bir kez sordu. Ses gelmeyince sorusunu tekrarladı. Tekrar ses gelmedi. Biraz bekledi ve arkasından gelen tıkırtıları duyunca hemen arkasını dönüp silahına sarıldı ve karşısındaki hırsızı vurdu. Ama bir dakika! Hırsızın elinde bir şey çaldığına dair herhangi bir belirti yoktu. Ona inanmayacaklardı. Elinde bir şey taşımıyordu. Sadece ekmek bıçağı… Tabi ya! Adamın elinde ekmek bıçağı vardı ve ona doğru yöneliyordu. Eğer o hızlı davranmasaydı adam onu sırtından bıçaklayabilir, sakat bırakabilir, hatta öldürebilirdi! Buna göz yumamazdı. Bu yüzden silahına sarıldı. Tabi, silahına sarılmasının tek nedeni buydu. Evet, artık ona inanırlardı.

Peki ya adamın elinde bıçak olmasaydı, o zaman ne söylerdi ki? Ya adam yanlışlıkla buraya girmiş bir deli olsaydı ve Nâzım onu vurmuş olsaydı? Hatta ya gerçekten öyleydiyse? Bunu düşünmek bile istemiyordu aslında ama bu da olabilirdi. İşte o zaman gerçek bir katil olurdu. “Zanlının, kasten adam öldürmek suçundan on yıl hapis cezasına çarptırılmasına…” Bu dehşet olurdu. Bunu ne eşi, ne çocukları, ne de kendisi kaldırabilirdi. Ama böyle bir durumda da kasten adam öldürmüş sayılmayacaktı elbette. Yanlışlıkla. Tamamen yanlışlıkla olmuş olurdu. “Zanlının, sehven adam öldürmek suçundan iki yıl on ay hapis cezasına çarptırılmasına…” Bu bile berbattı. Her halükarda suçlu olmuş olacaktı. Ama şu anda suçsuzdu, masumdu. Ucuz kurtulmuştu. Ancak ucuz kurtulmuş olması bir adam öldürdüğü gerçeğini hâlâ değiştirmiyor, bu gerçek de ecel terleri dökmesine neden oluyordu.

Elindeki silahı incelemeye başladı. Silah soğuktu ve hiç sevimli bir şekli yoktu. Bu sevimsiz şey “sayesinde” bir adam öldürmüştü. Daha doğrusu, bu sevimsiz şey “yüzünden” bir adam öldürmüştü. Bir an için kendini de vurup kafasından bu düşünceleri atmak istedi. Silahı kafasına dayamaya yanaştı, fakat duraksadı. Bu saçma sapan düşüncelerden sıyrılması ve bir an önce işine dönmesi lazımdı. Lakin beynini durduramıyordu. Elinde değildi. Yeter! Yeter! Yeter!

- Nâzım asayiş berkemâl mi? Silah sesi duydum.
- …
- Nâzım? Bir sorun mu var?
- Bi adam öldürdüm Hamit. Artık ben bi katilim.

Devam edecek…

safaret 
safaret.blogspot.com
safaret.blog.com