8 Ocak 2013 Salı

Mevt-i Ebyaz'ül Mevâlid (Sudden Death of Nascents) - 2



2. Hamid Mihâd

- Lan! (Pat!)

Hamid, bu duyduğunun silah sesi olduğuna yemin edebilirdi. Ki öyleydi de. Ancak ne yapacağını bilmeyen Hamid öylece kalakaldı oturduğu sandalyede. Ya arkadaşı vurulduysa? Ne yapmalıydı şimdi? Gidip kontrol ederse belki Nâzım’ı vuran adam Hamid’i de vurabilirdi ki bu bir çözüm olmazdı. Evet evet, bu düpedüz aptallık olurdu. Neydi yani, arkadaşı öldü diye kendi de mi ölecekti? Ayrıca daha çok gençti Hamid, evlenmemişti bile. Önünde onu bekleyen uzun yıllar vardı. Ölüme çok uzaktı. Ölüm denen kezzap tadındaki zehirden içmek istemediğine emindi.

Peki, neden bu kadar emindi ölmek istemediğinden? Yani ölüm neden bu kadar korkunç bir şey olarak sunulmuştu ona? Kim demişti ölümün kötü bir şey olduğunu? Bunu diyen adam ölmüş müydü de böyle hadsiz konuşmuştu? Hem elbet bir gün ölmeyecek miydi zaten? Tabi ki de ölecekti. Her canlı gibi o da gün gelecek ölecekti. E o zaman bu kadar yaşayıp uğraşmanın ne anlamı vardı ki? Hiçbir anlamı yoktu elbette. Yani düşünüyordu da, elinde ne olursa olsun, o gün gelip tahtalıköyün yolunu tuttuğunda elindekilerden onu kurtarabilecek herhangi bir şey var mıydı cidden? Yoktu elbette. Öldüğünde her şey bitmiş olacak ve her şey sona erecekti. Onu ne parası kurtarabilirdi, ne ailesi ne dostları, ne de işi.

Dini inançları yoktu Hamid’in. Din denen şeyin bir safsatadan ibaret olduğunu düşünürdü hep. Çok bildiğinden falan değildi bu, tam aksine cehaletindendi. Oysaki böyle muazzam bir karar alabilmek için Kuran denen kitabın mealinin sadece bir kısmını okumuştu. Sadece bir kısmını, hepsi buydu. Kafasındaki din tablosunu oluşturan öğeler bu okuduğu bir kısımlık meal ve kulaktan dolma bilgilerden ibaretti. Ki o kulaktan dolma bilgilerinin de birçoğu bidadlardan ve hurafelerden ibaretti. Herhangi bir dinin doğru olmadığına inanmak için kendini çok çabuk kandırmıştı ve o günden sonra reddetmişti tüm kutsalları. O günden sonra onun için artık Tanrı yoktu. İster Allah desindi, ister Tengri, ister Budha, ister Marco Polo. Bunun önemi yoktu, çünkü yoktu! Aslında, her ne kadar Hamid farkında olmasa da yeni bir Tanrı edinmişti kendine: Para. Çünkü o günden itibaren hayatında değer verdiği tek şey para haline gelmişti. Ne gelenekler, ne toplumsal normlar, ne de kendinin insanlar nezdindeki değeri artık umrunda değildi. Para önemliydi. Çünkü para vardıysa her şey vardı. Para vardıysa her şey onundu.

Ama tam şu anda, ölüm hakkındaki karmaşık sorular yumağında debelenirken paranın bile hiçbir önemi kalmamıştı. Çünkü ölecekti. Ölüm haktı. Ölüm gerçekti. Ölüm vardı. Hiç ölmemişti ama biliyordu. İnsan ölürdü. Bilmesi için ölmesi gerekmiyordu. Ölüsü çürüdüğünde ise paranın bile hiçbir önemi kalmayacaktı artık. Yok olup gidecekti bu diyardan.

İnsan ölüp yok olacaktıysa niye vardı o zaman? Niye yaşıyordu ki? Mesela niye kendini onlarca yıl yoruyordu? Ya da niye o toprağın iki metre altına geçtiğinde hiçbir anlamı olmayacak onlarca şeyi günlerce ve aylarca tekrar tekrar bıkmadan usanmadan yapıyordu? Niye? Neden?

Kafası iyice karışmıştı Hamid’in artık. Ölüm ve yaşam arasındaki şu iki-üç dakikalık düşünce buhranında kendini iyice kaybetmişti ve hala Nâzım için ne yapacağına karar verebilmiş değildi. Depoya inmeli miydi? Yaşamın ne kadar saçma ve anlamsız olduğuna dair kendini bu kadar tatmin etmişken hala ölümden korkup da inmemek olur iş miydi? Olmazdı. Ama korkuyordu işte. Kendine bile itiraf edemediği bir yanı hala tir tir titriyor ve Hamid’in depoya inip ölüme kafa tutmasını engelliyordu. Biraz durdu. Sonra inmeye karar verdi. Aman, ölse ne olacaktı ki? Ölsündü, ne olacaktı?

Derken ceketini giydi, el fenerini aldı ve tam kapıya yönelmişken gözü masada duran telsize ilişti. Nasıl da düşünememişti cidden telsizden asayiş haberi almayı? Hem de silah sesini dahi telsizden duymuştu. Bu bir salağın bile yapmayacağı bir şeydi. Kendine bile itiraf edemediği ölümden korkan yanı birden rahatladı. Neyse ki ucuz kurtulmuştu. İçinden “Ulan Hamid ne salak adamsın lan! Bi de akıllıyım diye geçinirsin!” diye söylene söylene telsizi elinde aldı:

- Nâzım asayiş berkemâl mi? Silah sesi duydum.
- …
Karşı taraftan cevap gelmeyince korktu. Acaba ölmüş müydü Nâzım cidden? Eğer öldüyse ne yapmalıydı şimdi? Polise haber verip beklerse çok geç olurdu, katil kaçardı. İnerse de katil onu da vururdu. Tam kafası yine iyice karışacak gibi olmuştu ki sakinleşmeye çalıştı ve korkusunu hissettirmemeye çalışarak bir daha sordu:

- Nâzım? Bir sorun mu var?
- Bi adam öldürdüm Hamid. Artık ben bi katilim.

Devam edecek…

safaret 
safaret.blogspot.com
safaret.blog.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder