3 Kasım 2015 Salı

Müdahiller - Kısa Film



Tüm dünya tarihine müdahale etme şansınız olsaydı ne yapardınız? Bir kaç ufak değişikliği mazur görürdünüz değil mi? Birkaç pişmanlığı, yanlışlığı, bozukluğu değiştirmeyi... Dert etmeyin, Müdahiller bunun için var! Dünyanın pişmanlıklarını düzeltmeye çalışan bir ofis dolusu eğlenceli insan karşınızda..


Yönetmen: Anıl Tokur
Hikaye: Salih Karapınar
Klorofilm / 2014


Dinleyin Ulan Develer!


Dinleyin Ulan Develer!

İstanbul'da en büyük benim. Baba takımının da haracını kestik.Bize posta koyacak kimse kalmadı. Benim attığım dikişi kimse sökemez o kadar!

-Arnavut!
-Buyur Abi.
-Votkamla eriği çalıştır ulaen!

Varsa bu dikişi sökecek, çıksın görelim.

Dikiştutmaz Sabri / 1976

17 Şubat 2015 Salı

Bir Casus Hikayesi


            Sene 1972, Şahin’le birlikte Eminönü’nde martılara simit atıyoruz. CIA için çalışıyorum o zamanlar, tabi soğuk savaşın da en güzel yılları. Yapacak çok bir iş yok o hafta, Moskova’dan gelen bir subay vurulacak, tanık bırakılmayacak.  
İş basit ama Şahin adamın sadece topuklarına sıkmakta kararlı. Resim çizer gibi imza atıyor pezevenk.  Son on-on iki görevdir adamakıllı kimseyi öldüremedik. Kremlin Sarayı’nın çevresinde topallayarak yürüyen ne kadar asker, bürokrat varsa Şahin’in işidir o bilesiniz. Savaşı psikolojik buhranla çökertecekmiş. Çocuk gelişimi okuyan adamı casus yaparsan olacağı o zaten. Varsa yoksa psikoloji anasını satayım.
Zeytinburnu’lu olduğunu da illa belli edecek ibne. Çatıştığımız her yere once tespih atıyor adam. CIA  ajanı mıyız, mekan basan Aksaray mafyası mıyız anlamıyorum. Bu dengesiz adam ne diye çocuk gelişimi okumaya başlamıştı onu da anlamadım da neyse, mevzu bu değil. 

(70'lerde çakı gibiyim tabi)

Oysa ne hayallerim vardı, ne triplerle girmiştim casusluk dünyasına. Adeta birer Bond olacaktık. Sonra Şahin’le tanıştım işte. Zeytinburnu’nda oturan, çekik bir Kazak’tı Şahin. Bütün sülalesi dericilikle uğraşıyormuş. Casus  olmasaymış deri tabakçısı olacakmış, Bir de sırıta sırıta anlatmıyor mu bunları, deli oluyorum. Ne dünya politikası, ne kızışan ikili ilişkiler umurunda değil adamın. Tek derdi sigortasının vaktinde yatması. Geçenlerde muhasebeye gitmiş bizim Jack’i sıkıştırıyor. “Banane kardeşim CIA bu aralar sıkışıktaysa. Benim param yatacak, sigortam günü geldi mi ödenecek. Bütün akrabaları yığayım mı buraya onu mu istiyorsunuz?” diyor.

(Operasyon'ların çoğu Taksim'de oluyor takdir edersiniz ki.)

CIA’in İstanbul binası Karaköy’de o sıralar.İthalat-İhracat şirketi olarak görünüyoruz, tutup kapıya CIA tabelası asacak halimiz yok. Baktım Şahin’in akrabaları şirkete sık sık gelip gitmeye başladı. Gelen kamyonetin,  giden kolinin haddi hesabı yok. Sordum Şahin’e, “koçum ne ayaksın?” diye.“Abi baktım şirket kuzu gibi yatıyor, boşuna duruyor.Hazır kirası da tıkır tıkır ödenen mis gibi bina, bari akraba hısım nasiplensin diye Rusya’yla deri ticaretine başladım.” Dedi.
Soğuk savaşta Rusya’yla deri ticareti yapan  CIA  ajanı bir ortağım vardı yani dostlar. İşin garibi, Şahin’in işler büyüdükçe büyüdü, o 3 koli gönderdikçe onlar 10 koli istediler, o 20 koli gönerdikçe onlar 50 koli istediler. Böyle böyle katlandı iş. İş bu derece büyürken bizimkiler niye kıllanmıyor diyordum ki Şahin’in bölüm şeflerini de, saha ajanlarını da, bölge sorumlularını da deri ticaretine ortak ettiğini farkettim.
Koskoca istihbarat birimi kendini olmayacak hallere sokmuş, adeta gerçek bir tükan, bir şirket gibi çalışmaya başlamıştı.
Yedi dil bilen savaş stratejistimiz Bulgaristan’daki tır şoförlerine malların gideceği yolu tariff ediyordu.  Dünya üzerinde üretilmiş tüm silahları kullanabilen mekanize subayımız fermuar seçimi yapıyordu,  en az iki dövüş sanatında uzmanlaşmış, her türlü ölümcül durumdan sıyrılabilecek şekilde eğitilmiş ölüm makinesi saha ajanlarımız doğu bloku ülkelerinin sokaklarında deri ceket, çanta, cüzdan satıyordu. 20.yüzyıldaki neredeyse bütün devrimlerin, savaşların içinde bulunmuş Ortadoğu Bölge Sorumlumuz şirketin önüne bir iskemle atmış, Karaköy’deki nalburlarla tavla atıyor, onlarla birlikte çay içiyordu. Hepsi ticaretin bağımlılık yaratıcı dünyasına çekilmiş, gerçek dünyayı arkalarında bırakmışlardı.
Bense, hepsinden teker teker tiksinmeye başlamıştım çoktan.
Bizim ekip böyle aylaklık ederken, Ruslar yavaştan yavaştan durumu çakmaya başlamışlardı. Ofiste işini düzgün yapan bir ben, bir de çaycı Cemşit Abi var, ama Cemşit Abinin dünya politikası üzerinde pek bir etkisi yok açıkçası. Her hafta ofisi gözetlemeye gelen bir Rus ajanını paketleyip Polonezköy’e gömüyorum, takdir edersiniz ki yorucu iş. Ağzına çaput tıktığım İvan’ın Isaac’in haddi hesabı yok.
Baktım bu böyle olmayacak, ne Ruslar öldüre öldüre bitecek, ne bizimkiler bu ticaret sevdasından vazgeçecek.Topladım bizim mahalleden bir kamyon adam dayadım Karaköy’e. Cemşit Abi hariç CIA’in İstanbul ofisinde çalışan kim var kim yok bi temiz dövdük. Şahin’in akrabalarını da Laleli’ye kadar püskürtmeyi başardık. Böylelikle ofisin manevi bekçisi olarak ben rahat bir nefes alırken, Doğu bloku ticareti işleri de Laleli’ye kaydırılmış oldu.Bana sorarsanız dünya tarihine yaptığım en büyük katkı budur.
O günden sonra ofiste herkes bana farklı bir gözle bakmaya başladı, yanına korka korka yaklaşılan bir adam oldum. Neyse ki herkes işinin başına döndü, biz de soğuk savaşın keyifli anlarına döndük. Sorununuz  ne olursa olsun dostlar, çözüm her daim bir kamyon dolusu adam toplamakta gizlidir.
Bana bakışı değişmeyen bir tek Şahin vardı. Onunla da işte Eminönü’nde martılara simit atıyorduk. Gizliden gizliye ticaretle uğraştığını duyuyor ancak ses çıkarmıyordum. Sigarasını sonuna kadar çekip, “Abi aslında Berlin’e gitmek lazım bu aralar.” Dedi.
“Gideriz Şahin, bi o eksik kalmıştı oraya da gideriz anasını satayım.” Güneş batmaya yüz tutmuştu ve ben ılık sonbahar rüzgarında kendime, Karaköy’e, Eminönü’ne, Soğuk Savaşa, casusluğa, Şahin’e, Rusya’ya, Amerika’ya,CIA’e ve yine kendime en çok da kendime sessiz küfürler savuruyordum..


28 Kasım 2014 Cuma

JÜRİ / KISA FİLM





Bilgisayar öğretmeni Avni Alim Işık, trafik kazasında kaybettiği oğlu Ahican'ın ismini yaşatmak için bir robot yarışması düzenlemeye karar verir. Yanına Beden Eğitimi Öğretmeni Ruşen Bey, Müzik Öğretmeni Asliye Hanım ve TÜBİTAK'ta çalışan kayınçosu Selim'i de alarak Türkiye'nin en büyük robot yarışmasını düzenleme hayaliyle yola çıkan Avni için işler pek kafasında planladığı gibi gitmez..

4 Mayıs 2014 Pazar

Pazar Hoşbeşleri Dizisi- Episode 1

Merhaba,


       Ben Arif. Hatırlarsanız Kötübakkal sanı ile buralarda yazmaya çalışıyorum. (Mahlas hikayesi önümüzdeki haftalarda sizlerle) 21 yaşında, öğrenci olmaya çalışıyor (öğrenme kısmı tartışmaya açık) ve de çok mutlu sayılmaz. Sigara kullanmaz, el yapımı Havana Purosu içer. (Kokusu daha katlanılabilir şekilde, ayrıca yaygın da değil pek) Sigarayı yakıştıramıyorlar zaten bana. Hem de kısa film oyunculuğu geçmişim olmama rağmen yakışmıyor düşünün. (Efsane deneyim, kısasının bile ne kadar zor olduğunu anlayınca insan uzun metraja hiç girmiyor.) Zira John Trovalta gibi içebilsek 1 yılı aşkın sürede akciğer kanseri olmamız işten bile değil. Şu sıralar öğrencilikten ziyade filozofluğa soyundum. (Felsefe hocası derste Hegel’den Diyalektik Mantık anlatırken arka sırada kaloriferde uyuklayan birinin bunları söylemesi komik değil mi sizce de?) Aslında filozofluk zor zanaat. Yazarlık ya da daha doğru bir ifadeyle “Blogger’lık” desek daha ilgi çekici ve basit olur aslında. (ve de klişe belki) Eklemeden geçemeyeceğim, bacaları da hiç sevmem, kasvet veriyor insana. Havalandırmalar daha “cool” değil mi? Hem filmlerde bacalardan yapılan soygun gördünüz mü? Zaten Noel Baba da düzgün biri olsaydı bacadan girmezdi değil mi? Odamı temizlemeyeli baya oldu. Artık kalan cips artıklarından oluşan komünler beni odadan dışarı atarsa şaşmayın. Kabile savaşı çıktı aralarında geçen gün. Ribozom'u gelişmiş olanlar olmayanlara karşı hücum ilan etti. Uzun süren muharebelerden sonra hücre duvarı kalın olanlar üstünlüğü ele geçirdiler. Evde şiddet var resmen. Bir gece elimde yastıkla kapınızda bitiverebilirim. (Yastığı almama izin verirlerse tabii ki) Geçenlerde de 2 gün üst üste suitleri çektik. Ve bunu yapmadan geçemeyeceğim;

Suitleri çekince hissettiğim

          Ama aslında suitler şu şekilde kalmalıydı ve 60’lardan sonra Don Draper trendi hiç değişmemeliydi.

Reklamcıyız ezelden, Suitimiz Diesel'den 

              Kahve içmeyi de çok severim. (Malum konu blog yazısı olunca kahvesiz olmaz.) Ama mide rahatsızlığım olduğundan içemiyorum pek. Bunun yerine hobi olarak Starbucks’dan kahve koklarım. Haftada bir saat fix. Koklama duyusuyla coffee expert olacak biri varsa benim. Arada kaçamak yapıp kahve aldığında da alakasız şeyler yazdırmayı seviyoruz. Misal geçen Şukufe yazdıralım dedik, çalışanın şaşkın bakışları 6 gün 7 gece uykularımızı süsledi. Sadece gece de uyumuyoruz bu arada. Ara sıra şekerleme yapmayı severiz. Özellikle Pazar kahvaltısını magazinle beraber yapıp (–spoiler- yarısı Kemal Bebek’le yarısı da Hira Bebek’le alakalı oluyor –spoiler-) sonrasında yarım saat uzanıp kestirmekten çok çok keyif alırız. Amma velakin son günlerde sağolsun Doğuş Grubu metro çalışmalarından ötürü bu uykuyu bana çok görüyor.


Sağdaki 26. kuşaktan kuzenim
            Ne kadar zor olabilir ki bir metro yapmak. Alaycı bakışlarınızı üzerimde hisseder gibiyim. Tamam zor olabilir de neden hafta sonu sabah 08:30’da başlarsın ki çalışmaya. İşçileri hadi bir kenara bıraktım bizim canımız yok mu?

            Çay edebiyatı yapmam, ama çayı severim. Çayı da popüler görüşün inadına şekerli içerim. “Şekersiz daha güzel oluyor, siz çay değil şeker içiyorsunuz.” diyenlere ters ters bakarım. Çayın kaşığını artistik bir manevra ile çıkarıp, yere dökülmek için can atan damlayı ustaca geri çaya bıraktıktan sonra kaşığı yavaşça çay tabağına koyanları ukalaca süzer ve bıyık altı gülerim. Yel değirmenlerini görünce Don Kişot kesilir, atımı isterim. Bisiklete binmeyi bilmem ama uçurtmaları gökyüzüyle buluşturmayı severim. Bisiklete binmeyen çocuk mu olur demeyin, herkes bisiklete binerken biz akülü arabamızla Sarıyer sokaklarında yanlıyorduk.

Gözlüklerim şekil, yolumdan çekil

İlk Pazar Köşesi tavsiyemizi de verip,bu haftalık rutinimize dönelim sevgili okurlar. Eğer bizleri İstanbul'dan takip ediyorsanız, Cumartesi günü gün ağarırken Kuleli Askeri Lisesi'nin önünde balık tutmadan şu şehirden ayrılmayınız. Hemen yanı başınızda amatör köşe yazarları, hafta içi stresini atmaya gelen beyaz yakalılar, balığın has olduğu yerden gelen orta yaşlı Karadenizliler, Çengelköy'ün fularlı sakinleri, hayattan keyif alan üniversite öğrencileri, hayat felsefesi yapmada Yunanlılardan geri durmayan beyaz kirli sakallı balıkçılar... Hemen hepsi şu trafiğinden gürültüsüne, kalabalığından curcunasına kadar bıkkınlık veren şehrin bütün kötülüklerini bir anda yok ediyor.

Zaten 1-2 saat da olsa rutinden şaşmayacaksak İstanbul'da yaşamanın ne anlamı var? 


3 Mayıs 2014 Cumartesi

Rahat Aklın Eleştirisi




Bırak diyordu içinden bir ses akışına bırak. Hâlbuki “işleri akışına bırakmak” durumun rutin haline dönmesinden çıkar sağlayacak olanlar tarafından uydurulmuş büyük, koca bir yalan gibiydi. Daha çok ressamlar tarafından korkunun eseri olarak resmedilmiş bir tablo. Korkaklar tarafından ardına sığınılan büyük bir kale. Öyle bir kale ki, arkadaşların desteğiyle bir surları yükselen, umutlarla kapıları güçlendirilen, hayallerle hendekleri kazılan, zaman geçtikçe büyüyen, genişleyen; ama sonrasında sadece zaman gibi kuvvetli bir düşman karşısında birdenbire hezimete uğrayan bir kale. ‘Akışına bırakmak’ gibi bir anlamsız beklenti yerine başarı, aşk ya da para (adını siz koyun) gibi soyut fakat en azından sınıflandırılabilir kavramları belirleyip bunlar için çaba sarf etmek daha ulaşılabilir bir gaye değil mi sizce?  Kalede tıkılı kalmak yerine meydan savaşına çıkmak, gerektiğinde müttefiklerinizle (ki bu durumda dostlarınız oluyor) istişare etmek, ihtiyaçlarınızı ve stratejinizi belirlemek, istediğinizi elde etmede daha erişilebilir bir yol sunuyor sanki. Aynı zamanda sizin dertlerinizi ya da isteklerinizi umursamayan, şikâyet etmenizden bıkan ya da sizi küçük gören şahıslardan da bu sihirli sözcük öbeğini sık sık duyabilirsiniz. “Abi akışına bırak.”  Hâlbuki kestirme yoldan gitmek yerine içinden geçenleri reel olarak dile getirse daha yardımcı olmaz mı? Teselli etmek, kırmamak ya da inanmamak adına yapılan hamleler uzun vadede daha büyük zararlarla karşılaşmamıza sebebiyet vermiyor mu? Bir şeyi mi satın almak istiyorsun? Al! Başarı mı istiyorsun? Elde et! Biriyle tanışmak mı istiyorsun? Tanış! Hiçbir şey yapamıyorsan bunlar için efor sarf et. Ama ‘akışına bırakma!’ Bunun için çabala, savaş, gerekirse meydanda öl ama kendi yarattığın kalende sonunu bekleme. Korkunun umutlarının önüne geçmesine izin verme. (Biraz daha emir kipiyle devam edersem azıcık popülaritesi olan, yazları kitap fuarlarına imza gününe giden, belediyelerin kültür merkezlerinde ufak çaplı seminerler veren kişisel gelişimci yazısına dönecek sanırım. Cidden etkilenenler varsa parmak kaldırsın bir şey deneyeceğim. Ama üslup çoğunlukla gaz veriyor bu da kabul ettiğimiz bir gerçek.)
Şaka maka blogu kişisel gelişim temasına sürükleyip ismini de Genç Adamsın yerine Nasıl Genç Kalabilirsiniz tarzında bir revizyona sokarak üniversitelerin itiraf sayfalarında paylaşırız. (sounds like a good plan, right?)
Her neyse; ben ki hoşlandığı kızı başkasına kaptıran adam, ben ki Sıla’nın Oluruna Bırak şarkısını fazla dinlemekten fiyaskoların tarihini yazmış adam, ben ki hobi olarak arkadaşlarına ‘Moruk o kız sana hayatta bakmaz’ diyerek onların gözlerinden yaşam pırıltısının kayboluşunu izleyen adam, ben ki sınavlarda ‘Boş ver müdür, hem çalışsan ne olacak’ diyerek kendisi evde gizli gizli çalışan adam,
Ben yakın geçmiş ve geleceğimden ecnebicesi ‘Let it flow’ olan bu fiiliyatı siliyor ve size de aynısını tavsiye ediyorum değerli Lihtenştayn Sakinleri.

Zaten, kim korkaklardan hoşlanabilir ki?