11 Şubat 2013 Pazartesi

Arapça Öğrenmek



                Ömer Faruk, bir Amerikan Üniversitesinde hoca. Konusu: İslamiyet. Çeşitli mabetlerde dolaştıktan sonra, hidayete ermiş. Koyu ve inanmış bir Müslüman. Vahdet düşüncesine bir parça da Spinoza’dan gelmiş. Fakat asıl mürşidi: Malcom X. Deli mi, dâhi mi, bilmiyorum. Muhakkak olan şu ki bir Amerikan Üniversitesinde hoca. Hayatını ilayı kelimetullah’a vakfetmiş, hiç de abuk sabuk konuşmuyor. İslâm’ın insanlık için tek kurtuluş olduğuna inanıyor. Çağımızın şaşkın aydınlarına seslenirken Protestan bir Amerikalının bütün kültür mirasına dayanmaktadır. Yani bu çiçeği burnunda Müslüman, geri kalmış ülkelerin şapşal aydınlarından çok farklı. Politika, karar vermek mevkii, diyor. Müslüman politikanın dışında kalamaz. Ve sözde Müslüman ülkelerin gençliğine tavsiyesi  “Arapça öğreniniz”. Mekteplerinizde Arapça okutulmalı. Kendisi, İslâm fıkhı üzerine çalışmaktadır. İsmini bile bilediğim birçok İslâm fakihinin çağımız insanına yol göstereceğini iddia etmektedir. 1980’de neşredilmiş nefis bir mülakattan öğreniyoruz bunları. Konuşmayı yapan Erzurum Üniversitesinde bir asistan. Kaç kişi okumuş, kaç kişi üzerine düşünmüş. Allah’a malum!
                Kimsenin bilgiye, tefekküre, tarihe tahammülü yok. Marx, tadsız ve ukala bir yol arkadaşı. Onun yerini Debray’ler, Che Guavera’lar aldı. Silahı kapınca belli cinayetler işleyecek, kurulu düzeni serseme çevirecek ve kaşla göz arasında iktidara kurulacaksın. Sol’un bu aceleciliği Müslüman gençliğini de yakalamışa benziyor. İran’daki inkılap da, Güney Amerika’daki ayaklanmalar gibi meccani bir zafer sağlayacak ve bütün insanlık takdir-i ilahi sayesinde İslâm’ın üstünlüğünü temsil edecekti. Aynı sihri düşününce, sosyal meseleler önünde aynı şuursuzluk. Anlamak istemiyoruz ki hiçbir zafer bedava kazanılmaz. Mucizeler çağında yaşamıyoruz. Çetin ve sıkıntılı hazırlıklara ihtiyacımız var. İran veya Turan veya Güney Amerika, uyanıkken görülen birer rüyâdır. Hiçbir inkılâp birikimsiz olmaz. Hiçbir inkılâp bir ithal metâı değildir.
                Ne kadar yazık! Bir Ömer Faruk’un irfan ve iz’anı ile yarını kuracak Müslüman gençliğimizin idraksizliğini mukayese edince, yüzümüz kızarıyor. Ömer Faruk İslâm’ı tanımak için ilk adım Arapça öğrenmektir diyor. Bu ihtiyacı duyan kaç Türk aydını var? Bırakın Arapça öğrenmeyi, Osmanlıcadan ne haber? 1917’lerde İstanbul Darül Fünûnunda Arap Edebiyatı okutulmuş. Bağdatlı Müderriszade Mehmet Fehmi  efendi derslerini “Arap Edebiyatı Tarihi” adıyla yayımlamağa başlamış. Cahiliye devrini ele alan birinci cilt dokuz yüz sayfalık bir hazin. Kapağını açan kaç kişi var? Hazretin hal tercümesini hiçbir yerde bulamadım. Üstat bizim görmemize, okumamıza imkan olmayan başlıca me’hazları taramış. Bir Huart’dan, bir Blachére’den daha büyük bir selahiyet. Humeyni’nin beyanatları varken Fehmi efendiyi kim okur? William Jones’un Muallakat tercümelerini düşünüyorum. Edward Said’in ithamları geliyor aklıma: Oryantalistler ajandırlar. Belki doğru. Ama neyin ajanı? Adam Farsçanın zamanımıza kadar muteber bir gramerini Fransızca olarak kaleme almış, Nâdir Şah tarihini Voltaire’in diline kazandırmış. Osmanlı Edebiyatının İran ve Arap edebiyatları içinde çok orijinl bir yeri olduğunu delilleriyle isbat etmiş. Ajan bu mu? Biz yarım asır önce yazılan bir “Arap Edebiyatı Tarihi”nden habersiziz. Ne İmrul Kays’ı tanıyoruz, ne Sûk ul Ükkaz’ı. Ajan biz miyiz acaba, Batılılar mı?
                Sol’un yerli şeyhülislamları Saint Simon’u okumayınız diye fetvâlar ısdâr eder, sağ M. Şemseddin’in “İslâmda Tarih ve Müverrihler”ini unutturmaya çalışır, Fehmi efendi’nin abide kitabı unutulur ve unutturulurken bu ölü kalabalığın tecessüsünü hangi İsrafil sûru canlandırabilir. Ömer Faruk elbette ki dikkati çekmez.
                Burke hakkındaki makaleyi çevirirken bunları düşünüyordum. Burke, kendini korumak isteyen bir dünyanın peygamberi idi. Yaşıyan ve yaşıyacak olan bir dünyanın. Tutucu imiş. Sevsinler tutuculuğu! Burke’ün dediği gibi, can-ı gönülden yapılan her şey güzeldir. Biz hiçbir şeyi can-ı gönülden yapmıyoruz. Onun için davranışlarımızda ciddiyet ve samimiyet yok. Acaba harfler değişmese, netice çok mu farklı olurdu? Birim yokluğunun bütün günahını harf inkılâbına yükleyebilir miyiz? Sanmıyorum. Cezmi Ertuğrul’un “Dil ve Edebiyatı” ile Fehmi efendinin “Tarih-i Edebiyat-ı Arabiye”si aynı yılda yayımlanmış. Osmanlı büyük bir savaş içindedir. Her iki eser de yankı uyandırmadan yok olup gitmiş. Pekiyi, 28’lere kadar kimse eğilmemiş mi bu kitablara? Cezmi Ertuğrul da Fehmi efendi de tanınmamış birer insan. Birincisi intihar etmiş, ikincisinin akıbeti meçhul. Erol Güngör’ün Hicretin 1500. Yılı münasebetiyle yayımladığı kitap henüz hiçbir yankı uyandırmadı. Samiha Ayverdi’nin “Kölelikten Efendiliğe” adlı risalesi de unutulup gitti. Türk toplumunun Sıfat-ı kâşifesi kadirşinaslıktır. Türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin. 

Cemil Meriç 
Kültürden İrfana
Syf.: 279-281
İnsan Yayınları
İstanbul, 1986

31 Ocak 2013 Perşembe

Casusun Dönüşü - Bir Casus Hikayesi 2


Memlekete dönüşüm.(Sağdayım)
          Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Öğlen yemeğimi  Pera Palas’ta yedikten sonra otelden ayrılarak buraya gelmiştim.Tahminimde yanılmadığıma sevinirken yıllardır değişmeyen tek zevki ve alışkanlığının bu olmasına şaşırmıştım.Tam 2.5 saattir onları Eminönü’nde martılara simit atarken izliyorum.
          Dostumun saçlarına (yılların getirdiği yorgunluk ve yıllardan dolayı) hafif aklar düşmüş. O’nu 30 yılı aşkın süredir ilk kez bu mesafeden görmeme rağmen, her zamanki karizmasından eksilen bir durum olmadığını hissediyorum.
          Yıllar önce tam bu noktada son kez konuşmuş, son kez birlikte martılara simit atmış ve ilk kez vedalaşmıştık.  68 model Mustang’imin motor sesini duyup beni fark etmesinden korkarak da olsa arabayı çalıştırmaya cesaret edip eve dönmeye karar veriyorum.
          Merdivenleri ağır ağır çıkarken Yorgo’ya güvenmekle ne kadar iyi yaptığımı fark ediyorum. Bu eski binaya gözü gibi bakmış. Balat’ta ki bu eski,taş Rum binasının önünde yıllar önce sevgili eşi ve onu yağmur altında otururken bulduğumdan beridir benim yanımda yaşıyorlar. Aile yadigarları olan bu taş bina banka borçları yüzünden ellerinden alınmışken borçlarını kapatmam ve onları yanıma almamla başlayan bu uzun hikayemiz buralara geldi. Eşi Eftalya hanımı 10 yıl önce kaybettikten sonra kendini tamamen bu binaya adamış.


          Eski, bakımsız , yıkılmaya yüz tutmuş bir bina olarak görülsede içeride ki durum daha zor. Mesleğimin vermiş olduğu gereksinimleri ve güvenliğimi düşünerek binaya yaptığım eklemeler binayı bakımı daha zor bir yer haline getirmişti. Tank atışına dayanıklı duvarlar, denize veya güvenli bir yere kaçış sağlayan tüneller, mühimmat odaları, dünya çapında iletişim kurmamı sağlayan radar ve çok gelişmiş bilgisayar odaları bunların sadece birkaçı.
          -Hoş geldin bre.10 gündür nerelerdesin, döneceğini söylediğinden beri yol gözler oldum dedi Yorgo. 85 yaşında olmasına rağmen tok sesinden hiç bir şey kaybetmediğini fark ettim.Yorgo’ya uzun uzun sarıldım ve sadece ‘ sonra Yorgo’ diyebildim.
           İşte yıllar yıllar sonra yine yüksek tavanlı,büyük pencereli evimdeyim. Salih’le eski günlerden kalma fotoğraflarımıza bakarken hüzünleniyorum. Karaköy’deki eski ofisin önünde çekildiğimiz fotoğraf ilişiyor gözüme.İkimizin de kanının deli aktığı ofisin bozulmadığı günlerden kalma.Birlikte dünyanın hemen her köşesinde türlü pisliklerden kurtulduğum bu adamla uzun yıllardır görüşmemiş olduğuma inanamıyorum.
           1971 Mart ayında aldığım atamayla beraber Roma’ya gitmem gerekiyordu. CIA , Avrupa genel sorumlusu olarak kendi ekibimi kurmam istediğinde önce dostumla konuşmuş fakat Salih’in memlekette kalma isteği doğrultusunda yollarımız Eminönü’nde bugün öğlen durduğum noktada ayrılmıştı.
           Roma’yla başlayan fakat Avrupa’nın en önemli yerlerinde yükselerek devam eden kariyerimin ışıltısı ve yoğunluğu arasında dostumla olan kırgınlığımız derinleşmiş sanki ikimizin de konuşmaktan çekindiği gizli bir sır olmuştu.
 Acaba yaptıklarımı hissettirmeden izlemiş miydi uzaktan? Kendini istediği zaman ortadan kaybetmekte usta bir adam olan Salih, çocukluk arkadaşı, silah arkadaşı, ortağı olan beni unutmuş muydu ?

30 Ocak 2013 Çarşamba

Sigara İçenlere Ateş Etmeyin

Sigara aleyhtarlığı, sigara içmemekten daha önemli hiçbir özelliği olmayanların ideolojisidir. Sigara içenlere duyulan meşru ve mukaddes nefretin ardında; güvenli bir yer olmaktan çıkan bu dünyada, kendine kurban gözüyle bakmaya başlayan fakat neler olup bittiğini anlayamadığı için, duman çıkararak yerini belli eden tiryakilere körlemesine sataşan gayretkeş zavallıların demokratik ihtişamı var. Ölümlülük karşısında cılız/modern bir itirazla bağdaştırılmaya çalışılan sağlıklılık [geçiciliğinin su götürmez kesinliğine rağmen], sigara içmeyenlere özgü bir ayrıcalıkmış gibi gösteriliyor. Sigara tiryakilerini ölümle tehdit eden militan ruhlu sigara aleyhtarı/insancıl kimseler; sağlam vücutlarının üzerinde sapasağlam bir kafa taşıyorlar ve yatacakları mezarlığın düşman uçakları tarafından günün birinde bombalanmamasını garanti edecek bir antlaşma hazırlamak yerine, sigara içenleri doğru yola çağırmak [hizaya getirmek] için fedakarca vakit/enerji harcıyorlar. Pasif içici olmayı 'şiddetle' reddeden bu fedakar fedailer, sigara içenlere uyarıda bulunma hususunda hiperaktif bir tutum sergilemeye başladılar: Lanetlenmiş gibi her yerde yasak levhalarına toslayan tiryakiler, dumanlı bir kelime olan 'kirlilik'ten birinci derecede sorumlu tutuluyor. Sigara içmek Çernobil faciasıyla örtüştürülürken, klimalar sincaplar için icat edilmiş gibi davranılıyor.

Şu günlerde [20. yüzyılın bitmek bilmeyen son günleri!] televizyonda TC. Sağlık Bakanlığı'nca hazırlanmış bir film gösteriliyor: Güya maymun görünümündeki ilk-el- insanlar, zamanla tüylerini döküp arka ayakları üzerinde dikiliyorlar. Sonraları zihinsel bakımdan da evrilerekten sakal traşı olup, takım elbise giyip bond çanta taşımaya başlayan insanoğlu, çağdaş bir görünüm kazanıyor; fakat o da ne? Meğer bazıları evrimini tamamlayamamış ve nikotin bağımlısı olup çıkmış! Bu filmde nikotin bağımsızı insan tipini, vücudunda başarıyla top sektiren bir Mustafa Denizli [antrenör olanı] canlandırıyor. Etkileyici, değil mi? Kim bilir kaç kişi bu filmi görünce titreyip kendine gelmiş ve bir daha asla sigara içmeme kararı almıştır. Ülke çapında bir akciğer temizliği hedefleniyorsa, bu hedefin önündeki en büyük engel dev nikotinman ordusu değil, zihinsel ve ahlaki imkanların kısıtlılığı ile malul medyanın sürreel zevzekliğidir.

ABD'nin Tenesse eyaletinde, Linda Stewart adlı bir kadın, sürekli sigara içen kocasına ders vermek maksadıyla evini yaktı. Yangını kasten çıkardığını ifade eden Linda Stewart, "yangından bir gün önce kocasının elindeki yanık sigarayla uyuyakaldığını ve yatağını yaktığını" belirterek, kocasına "neler olabileceğini göstermek istediğini" söyledi. Buyur 'Burdan' yak! [Filtreli 'Burdan' sigaraları, yeni çıktı!] ingeborg Bachmann, sigarası yanıkken uyuyakaldığı için çıkan yangında can vermişti ama bugün hiçkimse Bachmann'ı sadece bir sigara tiryakisi olarak anmıyor; o şairdi. Bay Stewart'ın durumunu/hislerini bilemem fakat Bayan Stewart'ın sigara içmemesinde ya da yaşadığı evi ateşe vermesinde harika bir taraf göremiyorum.

idam mahkumunun son sigarasını içmesi, sigaranın işlevsel değerini en yakından görmemizi sağlayan olaydır: Bu son sigara asla bir bağış ya da rüşvet değil ama belki bir borçtur; zaten sigaranın [Çavuşesku dönemindeki Romanya gibi istisnalar bir yana] genellikle söze [pazarlığa] konu edilmeyen bir değeri vardır. Sigara yakılır ve doğallıkla tükenmeye başlar, nefes alışın ritmine uygun bir biçimde parlar, yanar, duman yükseltir ve küllenir; insan ve sigara birbirlerinin simgesine dönüşür.

Yine de "Sigara içme[ye başlama]k ahlaki ve/ya da akli bir irtifa kazanma işareti olabilir mi?" sorusuna verilecek tek cevabım var: "Hayır". 1998 yılının en salakça olaylarından biri olarak kayıtlara geçen bir haberi aktarayım: Almanya'da, kır gezisine çıkan bir adam, sigarasını yakmak için yanında herhangi bir ateşleyici olmadığını farkedince, civardaki bir yüksek gerilim hattına tırmandı ve yüzseksenbin volt elektrik geçen telden sigarasını yakmaya çalıştı. Akıbeti meçhul olan bu Alman'ı, sigara içenlerin yüzkarası saymak, sigara içmeyi ideolojik bir ortak payda kabul etmeye vardırır bizi.

Bilgelik, sevginin ve nefretin doğru yerlere odaklanmasıdır; cehalet ise tam tersi. insanın ekonomik kullanımının sömürgeciler hesabına kolaylaşması için yürürlüğe sokulan nefret modası sigarayı hedef gösteriyor, olay budur. Kanserojen bir varoluş biçimini benimsemiş tüketici/kölelerin bazı mamullerden nefret etmeleri, onları başka mamulleri satın alırken daha hırslı davranmaya sevk ediyor. Marka bağımlılığı, tam anlamıyla bir fetişizm çeşididir ve sigara içmenin [de züppeliğe elverişli yönleri bulunabilmekle birlikte] sözümona vahşice görünümleri, kozmetik tüketiminden daha yavan bir çılgınlık değildir. Muş'un Korkut ilçesinin Değimlitaş köyünde sigara içmeyi yasaklayan ihtiyar heyeti, yasağa uymayan azınlığın köyden kovulmalarını karara bağlamaya çalışıyor! Arkansas'ta hapishanelerde sigara içmek yasaklandı! Kanada hükümeti sigara paketlerinin üzerine kanserli akciğer fotoğraflarının koyulması yönünde bir kamu önerisi hazırladı! Onurlu bir hayat yaşamanın yolu sigara içenlere hakaret, içmeyenlere iltifat etmekten geçiyormuşçasına aptalca bir patırtı koparılıyor. Değimlitaş köyünün ihtiyar heyetinin zekası, Arkansaslı gardiyanların disiplin anlayışı ve Kanada hükümetinin ileri görüşlülüğünün mucizevi ışımaları insanı mest ediyor.

Yeryüzüne müptela ve imparator ruhlu köleler, dünyevi bir iptila olan sigaraya yakıcı saldırılar düzenlerken tiryakilerin yardımına ihtiyaç duyduklarını gizleyemiyorlar. Türkiye Denizcilik işletmeleri'nin, vapurlara yapıştırdığı ve okuma yazma bilen yolculara yönelik bir dizi komutun yer aldığı afişte: "...Sigara içmeyin! ... yüce atamızın ... düşlediği gibi iyi vatandaş olun!" buyurulmuş. M. Kemal'in de sıkı bir sigara tiryakisi olduğunu gözönüne aldığımızda, cevabını düşünürken sigaramızdan derin bir nefes çekebileceğimiz soru şudur: "O halde, sigara içmek bir ata sporu olamaz mı?"


Murat MENTEŞ / 23.10.2000

22 Aralık 2012 Cumartesi

…ve Güneş Batıdan Doğdu – 2

-Bahsi Geçen Olayların ve Kişilerin Tamamı (?) Hayal Ürünüdür.-

2. Mahkeme


- Adını söyle.
- Ahmet akşafak.
- Kaç yaşındasın?
- En fazla yirmiyimdir.
- O nası cevap lan, doğru düzgün cevap ver. Kaç yaşındasın?
- Yirmi.
- Yalan söyleme ulan!
- Adabınızı takının. Ayrıca, beni ne hakla mahkemeye çağırıyorsunuz? Neyin sorgusu bu?
- Bak sen hele şuna. Hem suçlu hem güçlü. Ulan hep aynısınız. Önce hiç utanmadan suç işlersiniz sonra da pişkin pişkin suçum ne diye sorarsınız.
- Öyleyse suçum nedir?
- Ölüm hakkında yazılar yazmışsın.
- Ee?
- Ne eesi lan it. Sen kimsin de ölüm hakkında konuşma hakkı buluyorsun kendinde. Hiç öldün mü ki ölümden bahsedecekmişsin hele?

Ahmet donakaldı. Hayatı boyunca böyle bir soruyla karşılaşmamıştı. Ölümü nereden biliyordu hakkaten? Öldürdüğü adamlar ona ölümü yaşatmış mıydı? Ölüm neydi mesela? İnsan neden ölürdü? Nasıllara cevap almak kolaydı. Nasılları öyle veya böyle öğrenebilirdiniz. Araştırmalar, ölçümler, incelemeler… Bir şekilde doğru veya yanlış bir sonuca ulaşabilirdiniz nasıllar için. Ama neden sorusunun cevabı hiç basit değildi. Nedenler’in cevapları hep gri kalırdı. Neden ölür insan? Neden öldürür? İnsan neden var? Nedenler zordu. Nedenler karmaşık ve giriftti her zaman. Belki de insan çok da bulaşmamalıydı nedenlere. Aklımızın da bir kapasitesi vardı ne de olsa. Nedense nedendi. Ölüm muhakkaktı, onu biliyordu sadece. Ama ölümü gerçekten biliyor muydu? Hiç ölmemişti. Zaten ölse yazamazdı. O zaman insanlık tarihi boyunca ölüm üzerine yazılan yazıların hepsi sadece varsayımlardan ve yalanlardan ibaret demekti. Çoğu yazıda ölümün soğukluğundan, acılığından, karanlıklığından dem vururdu insanlar. Ölüm hep korkunç gelmişti insanlara. Ölmek. Peki ölüme karşı bu önyargı nedendi? Neden ölenin arkasından ağlanırdı mesela? Sırf bu varsayımlar mıydı bunun nedeni? Yoksa çok daha derinlerde mi aramalıydı bunun sebebini?

Girmemeliydi bu konuya. Neden diye sormamalıydı. Ne zaman neden diye sorsa cevap alamaz, içi içini yer dururdu. Ama engelleyemezdi aklını. Neden? Sahi ya neden ağlardı insanlar ölenlere? Kim biliyordu öldükten sonra ne olduğunu? Kimdi bu cüretkâr cehaletin sahibi? Tadına bakmadığı bir yemeğin ne kadar kötü olduğundan bahseden insana inanılabilir miydi? Ancak gülünüp geçilirdi. Ölüm neydi peki? Nasıl bir şeydi? Yani biyolojik fizyolojik falan değil, gerçekten nasıl bir şeydi? Neler hissederdi insan ölünce? Ya da mesela ilk kim konuşmuştu ölüm hakkında? Kimdi o salak? Ve neden böyle bir şey yapmıştı. Dahası neden kimse ona dönüp “sen nereden biliyorsun da konuşuyorsun ki?” diye sormadı. Ahmet olsa sorardı. Hatta makul bir cevap alana dek de adamın peşini bırakmazdı. Ama bir düşününce “bu dünyada tek meraklı ve inatçı insan ben değilimdir ne de olsa” diye geçirdi içinden. Elbet birileri o salağa sormuştur bu soruyu. E peki cevabı neydi? Yani nereden biliyordu da konuşuyordu bu salak. Ya da salak değil de bilge mi demeliydi. Neyse ne. Neyse ne. Sonuca varamıyor ve sonuca varamadığı gibi hınç terler içinde kalmış, hakime ne cevap versem diye düşünüyordu şimdi. Dili beyninden hızlı hareket etti:

- Evet, ben öldürdüm.

Deyiverdi bir anda. Hakim, Ahmet’in neyden bahsetiğini anlamamıştı ama heyecanını gizleyemez bir hızla sordu:

- Ne? Kimi öldürdün lan?
- Hayrullah Türkmen ve Baran Özkürt’ü ben öldürdüm.
- Delirdin mi oğlum ne saçmalıyorsun? Baran Özkürt’ü Hayrullah dediğin şerefsiz şehit etti. Hayrullah Türkmen şerefsizinin de  olay mahalinde intihar ettiğini biliyorum. Senin kafan yerinde mi?

Ahmet şok olmuştu. Baran Özkürt’ü öldürüşü bir gün bile aklından çıkmış değildi. İlk maktülüydü o. Nasıl unutsundu? Sinir krizi geçirmişti ve sorgu odasında bir kez kafasına üç kez de göğsüne ateş edip öldürmüştü onu. Hayrullah denen adam değildi Baran’ın katili. Hem Hayrullah Türkmen’i de o öldürmüştü. Arkadaşının katiliydi o da, unutması imkansızdı. Evet olay mahalindeydiler, daha doğrusu olay yerine iki adım ötedeydiler. Tuvaletin kapısını kırdığı gibi içeri dalmış ve o itin kafasını tuvaletin küçük camına vurup oracıkta ölüme terk etmişti. Hayrullah’ın ne kadar suçlu olduğundan emin de olsa içindeki vicdan azabı bir gün bile dinmedi. O iki adamı da o öldürmüştü. Ölüm hakkında kestiği ahkamların tek kaynağı da öldürdüğü bu adamlardan kazandığını düşündüğü tecrübeydi. Ölümü bildiğini sanıyordu. Ta ki, o güne dek. O gün, yani bugün, hakim onun tüm malûmatını yerle bir etmişti. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Ve ne demeliyim diye düşünürken, birden bire, konuşmaya devam etti:

- Hayır delirdiğim falan yok. Ben öldürdüm diyorum. O iki adamın ikisini de ben öldürdüm. Şu ellerle öldürdüm. Katilim ben. Evet, artık bana katil diyebilirsiniz. Bu yükü bu güne dek nasıl taşıdım bilmiyorum ama artık yeter. BEN BİR KATİLİM! Şimdi cezam neyse çekmek istiyorum.
- Lan… Fesubhanallah (mübaşirlere dönerek) oğlum alın şu deliyi şurdan da psikiyatri bölümüne götürün, incelesinler bakalım derdi neymiş. Sıradaki zanlıyı da çıkarken gönderin gelsin.
- Hayır! Suçluyum ben! Ve suçumun cezasını çekmek istiyorum! Hem yalan söyledim hem de adam öldürdüm! Yalan söyledim evet! Kitaplarımda bahsettiğim “Ölüm” hakkında tek kelime dahi bilgim yok! Hepsi yalan! Hem büyük bir yalancı hem de şerefsiz bir katilim ben! Adi bir suçluyum! Cezam neyse çekmek istiyorum! ADALET YERİNİ BULSUN İSTİYORUM!

Bağırtıları kordorlarda yankılanırken bir anda artık mahkeme salonunda olmadıklarını fark etti. Sağda solda üniformalı onlarca, yüzlerce asker oradan oraya koşuşturuyordu. Bu, bir askeri mahkemede görülmesi gayet olağan bir manzaraydı. Ama Ahmet’in aklı başında o anda değildi. Bağrışmaya devam etti:

- Kim bu askerler? Burası adliye değil mi? Ne işleri var burada? Neden hiçbirinin silahı yok? Ülke işgal altında mı yoksa? Türkler devleti ele mi geçirdiler yoksa, cevap versenize adi herifler! Satılmış köpekler sizi! Neye karşılık sattınız ülkenizi söylesenize? Kaç para verdiler size he? Nası kandırdılar sizi? Allah hepinizin belasını versin! Bu ülkenin evlatlarının vebalini boynunuzda taşıyorsunuz şu an haberiniz ola! Benim gibi bir katil bile sizden daha ahlaklı işte! Utanın! Üniformalarınızdan utanın!

Birden bir askerin belinde bir silah olduğunu fark etti ve çabuk bir hareketle mübaşirlerin elinden kurtulup silahı askerinden belinden çekip aldı:

- Yaklaşmayın bana! Yaklaşmayın şerefsiz herifler! Ben bütün ömrüm boyunca ülkemin, milletimin onuru için yaşadım, anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz he orospu çocukları? Ne anlayacaksınız! Anlasaydınız satar mıydınız bu cennet vatanı! Alın başınıza çalın şimdi bu ülkeyi satıp da kazandığınız malınızı mülkünüzü! Ama bundan gayri şu çıkmasın aklınızdan: bir Ahmet ölür bin Ahmet doğar!

Dedi ve namlusunu kafasına dayadığı silahın tetiğini çekti. Beyninden parçalar sağa sola dağıldı. Boylu boyunca yere yığıldı. bordoya yakın bir kırmızılıktaki kanlar, taş zeminde anlamsız şekiller çizerek yayılıyordu. Ahmet. Ölümü çok merak ediyordu. Ve işte, ölmüştü. Hayırlı olsundu.


safaret
safaret.blog.com


21 Aralık 2012 Cuma

Vapur Kalkıyor!

      Biz gerçekten çok acayip bir milletiz kardolar. Başka hangi millet güzel bulduğu, beğendiği bir şeyi, güzel sözler yerine kaba, argo sözcüklerle ifade eder? Hakkında yıllarca tartışılabilecek, çok enteresan bir konu bu.
Şahitlik ettiğim bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum;

-Yer: Kadıköy Beşiktaş İskelesi
-Saat: 08.14
-Kahramanlar: Ankaralı olabileceklerini düşündüğüm iki genç şahıs, bir köpek.
-Olay:
       Metrodan iner inmez sigara yakmıştım. Metro istasyonu ile iskele arasında 50 metre kadar bir mesafe vardı. Vapurun kalkmasına çok az bir zaman kalmıştı, ama ben sigaramı içmeye niyetliydim.
       İskeleye doğru yavaş adımlarla yürümeye başladım. İnsanlar koşarak yanımdan geçtiler, vapura yetişmeye çalışıyorlardı. Ben, en son ilkokul 5. sınıfta koşmuş biri olarak bu olaya sıcak bakmıyordum, sigaramı çekeleye çekeleye yürümeye devam ettim. 6.30'da uyanmıştım ve hala uyuyor sayılırdım. Yürürken ayaklarımı hissetmiyordum, bacaklarım benden habersiz hareket ediyorlardı. O an bilinçli olarak yaptığım tek şey, sağ elimde tuttuğum "Camel" marka sigaramı -Camel ne güzel sigaradır arkadaş- içime çekmekti.
        Kaplumbağa hızımla iskeleye varmıştım. O 50 metre bana 5 kilometre gibi gelmişti, yorulmuştum. Nefes almakta güçlük çekiyordum. İnsanlar benim bu kötü durumumu fark etmiyor, bana sağlı sollu çarparak vapura koşuyorlardı. Sigaramı sıkı sıkı iki parmağımın arasında tutuyordum. Sigaram normal insanlara göre çoktan bitmişti ve yine onlara göre ben "sigaranın süngeri" denilen yeri içiyordum. Ben, dünyayı aldırmadan "sünger" içerken arkamdan bir teyzenin "Ay sen yeni mi uyandın tatlı şey?" dediğini duydum. Bana dediğinden adım gibi emin olarak arkama döndüm. "Teşekkür ederim teyzecim, o sizin tatlılığınız hihih" diyecekken gördüğüm manzara karşısında hayal kırıklığına uğramıştım. Teyze, sol elini, pireli olduğundan adım gibi emin olduğum(yine) bir sokak köpeğinin başına koymuştu. Köpek tatlıydı, ben değil. Köpek pireliydi, ben değil. Okşanan, sevilen köpekti, ben değil. Üzülen bendim, köpek değil. Süngerimden çekebildiğim kadar büyük bir nefes çektim. Teyzeye ve köpeğe küfür ettim ve mutluluklar dileyerek, sigaramı(süngerimi) iskelenin girişinde bulunan, kül tablası işlevi gören şeyde söndürdüm, akabinde hayatıma farklı şekilde yön vermemi sağlayan o olaya tanıklık ettim.
         Saat 08.14 olmuştu. Saatim yoktu, bu yüzden iskelede asılı duran saatten bakmıştım saatin kaç olduğuna. 08.14! Vapur kalkmak üzereydi! Aman Yarabbi! Turnikelere doğru yöneldim, 5. sınıftan bu yana ilk kez koşuyordum! Kartımı çıkartıp, turnikeye doğru yönelttim. Tam bu sırada hemen sağımdaki turnikeden geçmeye çalışan o iki gencin konuşmalarına tanıklık ettim.
*Yazacağım argo sözcükler için şimdiden özür dilerim lakin olayın boyutunu anlamanız için ne duyduysam onu yazacağım.*
-Oha la?! Ne tatlı köpek o! Vapur kalkmayaydı mıncıklardık moruk.
-Hala ölmedi mi la bu it? He valla, amuha koduğum çok tatlı. Dönüşte eğer hala burada olursa amuha koruz kanki, rahat ol.
       
           Vapura binmiş, üst kattaki kapalı alanda oturuyordum. Midem bulanmaya başlamıştı, düşünüyordum. O genç, neden köpeğe sevgisini "ölmedi mi la bu it, amuha koduğum çok tatlı, amuha koruz kanki" gibi pis, iğrenç sözcüklerle ifade etmişti? Neden bir insan böyle bir yola başvururdu? O genç sapık mıydı? Ben mi anlayamıyordum? O teyze neden köpeği tatlı bulmuştu da beni bir boka benzetememişti? 21 Aralık günü kıyamet kopacak mıydı? İlk dönem kaç dersten kalacaktım? Akşam yemeğim için hala köfte var mıydı dolapta? Sorular beynimi kemiriyordu ve ben hiçbirine cevap veremiyordum. Dayanamıyordum, yerimden kalktım. Vapurun kıç tarafına doğru ilerledim. Etrafıma bakındım, sonunda çok açık bir şekilde onu gördüm,  telefonla konuşuyordu. Ağır adımlarla ona doğru ilerledim. Tam karşısında dikildim. Koltukta iki kişilik yer kaplıyordu çünkü hayvan gibi yayılmıştı. Gözlerimi gözlerine diktim, tip tip bakıyordum. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Yaptığıma hiçbir anlam veremediği her halinden belliydi, telefonunu kapattı. "Noldu evladım?" dedi. Avazım çıktığı kadar bağırdım: "Ben de seni tatlı bulmuyorum! Sarkmış her yerin lan! Şişkosun, yaşlısın, tatlı da değilsin! Pislik karı! İnşallah o köpek götünü kopartır!". Vapurda görevli olan iri yarı, pala bıyıklı, her daim güneş gözlüğü takan amca kafama tekme atınca bayıldım...

14 Aralık 2012 Cuma

…ve Güneş Batıdan Doğdu - 1

-Bahsi Geçen Olayların ve Kişilerin Tamamı (?) Hayal Ürünüdür.-

1. Karakol

- Evet, Hayrullah… İsmin çok uzun sana kısaca Hayri diyeyim ben.
- Tabi olur.
- Hahaha olurmuş, izin istediğimi mi sandın lan yoksa. Komik çocuksun Hayri… Kendinden bahset biraz bakalım? Necisin, ne yer ne içersin, derdin nedir?
- Benim anlatacak bi şeyim yok, beni buraya siz çağırdınız.
- Eylemde bağrınırken anlatacak çok şeyin varmış gibi duruyordun ama. Yanlış mıyım?
- Yanlışsınız.
- NE!?
- Yanlışsınız diyorum. Çünkü siz bana ana dilimde konuşma hakkı vermediğiniz için oradaydım ben. Hakkımı aramak uğruna bağırıyordum. İsyanım sizin gibilere bir şeyler anlatma derdi değil. Anlamayacağınızı biliyorum artık. Konuşma hakkımı istiyorum sadece. Bu doğal hakkımı talep etmem bile saçma ama, öyle işte. Gayet basit.
- Çok bilmiş bir havan var Hayri. Ukalaları hiç sevmem. Okuyor musun bakalım?
- Evet okuyorum.
- Nerede okuyorsun? O çöplükten bozma örgüt evlerinde mi?
- Dicle ünüverstesinde
- Hahaha daha okuduğun yerin adını söyleyemezken nasıl aldılar seni oraya anlat bakalım.
- Bu sizi ilgilendirmez.
- Bu beni sapına kadar ilgilendirir köpek!
- Bana köpek deme hakkınız yok.
- NE!? NE DEDİN AZ EVVEL SEN!.. Neyse. Neyse, tamam. Biraz ciddileşelim artık istersen Hayri, he? Söyle bakalım soyadının anlamı ne?
- Türkmen, müslüman türk demek. Biz İslamla tanışan bir türk soyundan geliyoruz.
- Türk soyu mu? Hahaha, türkün soyu mu olurmuş? Türkün soyu olsa bile anca köpeklere dayanır.
- Haddinizi aşıyorsunuz!
- Asıl sen ve senin gibiler eylem yaparak haddinizi çoktan aştınız. Şimdi kes sesini.
- Ben suçumun ne olduğunu merak ediyorum.
- Suçunuz gayet açık. Sen ve senin gibi nice itler anayasaya karşı gelip ülkeyi bölmek istiyorsunuz. Örgütlenip kıyâma kalkıyorsunuz. Sahipsiz mi sandınız lan bu memleketi? Size mi bırakacaktık, sahipsiz mi kalacaktı buralar ha itin dölleri?!
- Haddinizi aşmakta ısrar ediyorsunuz. Sonu kötü olabilir.
- KES KÖPEK!.. Şimdi, söyle bakalım Kemoyu seviyor musun?
- Efendim?
- Ne efendimi lan it! Sizi örgütleyen itin dölü Kemali seviyo musun sevmiyo musun kıvırma da söyle!
- İsimler ve kişiler halkların özgürlükleri yolunda yalnızca önemsiz birer ayrıntıdan ibarettir.
- Felsefe yapmayı çok seviyosun demek. Felsefe mi okuyosun lan yoksa sen?
- Bu sizi ilgilendirmez.
- SENİN YEDİĞİN TÜM BOKLAR BENİ İLGİLENDİRİR ANLIYOR MUSUN PİÇ KURUSU?!
- BU SEFER HADDİNİZİ ZİYADESİYLE AŞTINIZ. BENİM EN AZİZ GÖREVİM MİLLETİM UĞRUNA SAVAŞMAK VE ONUN UĞRUNA ÖLMEKTİR. VE BU SAVAŞTA ARTIK SİZ ÖLÜMÜ HAK ETTİNİZ!

Dedi ve beline gizlemiş olduğu soğuk silahın tetiğini çekip polis şefini alnının ortasından vurdu. Öldürdüğüne emin olmak için üç kez de göğsüne ateş etti. Silahın sesi kesinlikle yan odalara ve hatta dışarıya yayılmış olmasına rağmen Hayrullah, o anda, bunu aklına getirebilecek şuura sahip değildi. Telaşlandı. Kilitlendi. Daha önce hiç adam vurmamıştı ve öldürmenin, ölümün ne demek olduğuna dair bildiği tek şey daha çok küçük yaşlarından hatırladığı bir anı olan, köy muhtarının cenaze merasiminden ibaretti. “Haysiyetsiz kürt askerleri onu vurmuşlar”dı ve yaşının küçük olmasından dolayı ancak hayal meyal hatırlayabiliyordu bu olayı. Şimdi ne yapması gerektiğini hiç bilmiyordu çünkü daha önce birini öldürebileceği hiç aklına gelmemişti. Silahı taşımasının tek nedeni temkinli olmak istemesiydi. Sonra bir an şüpheye düştü. “Ya ölmediyse?” diye düşündü ve adamın nabzını kontrol etti. Tabi ki de ölmüştü, salak salak şeyler düşünmenin sırası mıydı şimdi? Hemen koridora çıktı ve birkaç adım uzaklıktaki tuvalete doğru koştu. Tuvalete girer girmez kapıyı arkasından kilitledi ancak dışarıdaki koşuşturmaları hâlâ duyabiliyordu. Polis şefinin ölüsünü yerde yatar halde gören iş arkadaşları feryat figan içinde “ölmüş, ölmüş!” diye bağrışıyorlardı.

Korkusundan ne yapacağını bilmediği gibi düşünemiyordu bile. Sadece olduğu yerde durmuş derin derin nefes alıyordu. Olayı hala aklı almış değildi. Bir anlık telaş ve öfkeyle bir adam vurmuştu. Adam öldürmüştü. Artık o bir katildi. Peki neden? Irzına, ırkına küfredildiği içindi elbette. Hem de bir değil iki değil üç kere yapmıştı maktül bunu. Katil falan da değildi çünkü davası uğruna, bir savaşta düşmanını öldürmüştü sadece. Savaşta her şey mübahtı ne de olsa, değil miydi? Hem Hayrullah onu uyarmış, bunu yapmaması gerektiği ona söylemişti. “Haddinizi aşıyorsunuz!”. Tüm bu kendini kandırmaca çalışmalarına rağmen şimdi, tabiri caizse, it gibi titriyordu.

Neden sonra, tuvaletin küçük pencerisini fark etti. Ancak buradan geçebilmesi için bir kedi kadar küçük olması lazımdı. O anki heyecan ve telaşının da etkisiyle pencerenin ne kadar küçük olduğunu fark etmedi, belki de umursamadı ve pencereyi açılması için zorlamaya başladı. Kafası düşünceler ve şüphelerle dolu haldeyken bir yandan nasıl buradan kaçabileceğini düşünüyor bir yandan da sadece şu anki durumundan kurtulmak için Tanrıya yalvarıyordu. Ve işin asıl enteresan tarafı ise, şimdiye dek herhangi bir Tanrının var olup olmadığını hiç düşünmemiş ve sadece reddetmiş olmasıydı. Şimdi ise bir Tanrıya muhtaçtı. Çünkü ona yardım edebilecek tek şey ancak o Tanrı olabilirdi. İster Allah desindi, ister Tengri, ister Budha, ister Marco Polo. Hissediyordu. Tanrının onunla olduğunu ve ona yardım edeciğini en derinlerinde hissediyordu. İşte, buradan kurtulacak ve kutsal davasına artık Tanrının gücüyle daha da kuvvetli bir şekilde devam edecekti. Bundan emin gibiydi. Hâlâ şüphelerle dolu kafasını dindirmeye uğraşıyordu. Derken kapının hemen ardından gelen sesler kulağına ilişti:

- Aç lan şu kapıyı şerefsizin evladı! Katil herif!

Bu sesler onu daha da telaşlandırmaya başladı. Ve bu telaşla tuvaletin penceresinin ancak hava alabilecek kadar açılan küçük penceresinin camına yumruğunu indirdi. Eli kan revan içindeydi. Ama o umursamadı. Cam neredeyse tuzla buz olmuştu ama pencerenin kenarlarında hâlâ kırık cam parçaları duruyordu.

- Korkak şerefsiz açsana lan kapıyı! Aç da sana dünya kaç bucakmış gösterelim!

Artık iyice ne yaptığından bihaber olarak o küçücük ve kenarlarında kırık cam parçaları bulunan pencereden dışarı çıkmaya yeltendi. Bir an tereddüt edecek gibi olduysa da hemen cesaret kaftanını giyindi ve Tanrının yardımını alacağından emin bir şekilde tüm vücuduyla pencereye yöneldi. Pencereden kafası ancak geçebildi. Fakat o kendini zorluyor, zorladıkça boynu daha da fazla acıyor ve o fark edemese de hızla kan kaybediyordu. Ancak bunu yapması lazımdı. İnsanlığın ona ihtiyacı vardı.  Dahası yaşamak istiyordu. Hayattan kâm almak istiyordu. Daha çok gençti. Uğruna savaştığı idealler namına ölmek mi? Amenna! Bu çok erdemli olurdu. Lakin şimdi olmamalıydı bu. Hayır, şu anda olmamalıydı. Bu iğrenç tuvalet olmamalıydı son perdenin sahnelendiği salon. Kendini zorladı, zorladı, zorladı… Artık boynundan akan kanlar tüm vücudunu sarmıştı ve kafasını o küçücük pencereden çıkarmaya dâhi mecali kalmamıştı. İşte, ölümün yolunu gösteren tabela görünmüştü ve geri dönüş yolları tamamen kapalıydı. Kendi idam fermanını, o polis şefini vurarak kendisi imzalamıştı, şimdi şimdi fark ediyordu bunu, ancak mâlesef artık çok geçti. Kendini öylece bıraktı. Pencereden salınan vücuduyla son nefesini vererek bu cehennemden bir kesit babındaki dünyaya gözlerini yumdu. Şimdi onu, ötelerde bir yerlerde, bu kesitin bir “asıl bütün”ü bekliyor olacaktı.

safaret
safaret.blog.com

29 Kasım 2012 Perşembe

Reiseführer für Jugendliche Maenner


Leben In Berlin -1-
Konumuz Almanya olunca başlığımızı da afili olsun diye Almanca atmış bulunduk sayın blogseverler. Ama lisede hocanın anlattıklarına hafif bir kulak kabarttıysanız ya da Google Translate gibi popüler ama azıcık yanıltıcı bir seçeneği kullanırsanız başlığı ‘Berlin’de Yaşam’ olarak çevirmek mümkün. Konumuzu fazla dağıtmadan Berlin’e geri dönelim. İlk olarak şehre ayak bastığınız andan itibaren kendi ülkemizle Avrupa’yı kıyaslamaktan vazgeçmek lazım. (Havaalanında 5 taksiciden 4’ünün Türk olduğu istatistikleri bunu zorlaştırıyor tabii ki.)  Zira acı gerçeği belirtmekte fayda var. Maalesef değerli gençler, biz yarım asır geriden geliyoruz. Bu nedenden dolayı kıyaslamayı bırakıp şehrin güzelliklerine ve yapısına odaklanmakta şüphesiz hepimiz için fayda var. Bu arada ‘Abi inanır mısın, orda tüm taksiler Mercedes yaaaa.’ diyerek de bir klişeye imza atmayacağım. Çünkü bu geyik yıllardır bizi tüketmiş durumda. Ama yine de açıklık getirmesi açısından

Havaalanına indiğinizin akabinde dikkatinizi çeken ilk şey düzen olur. Şehir aynı düşlenen bazı ütopyalar gibi şaşmayan bir düzene sahip. Daha çok distopya da denebilir. Hatta Alman sineması kuruluşundan itibaren bu düzeni artı ve eksileriyle eleştirmiştir. 1927 Fritz Lang yapımı Metropolis filmi de bu düzeni komünist felsefede inceleyen Berlin’in ve Almanya’nın kült film örneklerinden sadece biridir. Dikkat çekici noktalardan biri de Almanlar bu düzeni koruma ve kollama işini severek ve isteyerek yapıyor. Her şey hiç durmayan bir saat gibi işliyor. Buna ekonomileri de dâhil. Bugünkü Avrupa Birliği’nin ekonomik krizinin etkilerini yine Atlas misali Hanslar ve Helgalar omuzlamış durumda anlayacağınız. İkinci olarak dikkat edeceğiniz şey ise ulaşımdaki bisiklet kolaylığı. Bisiklet için ayrı yollar ve de trafik ışıkları bunu doğrular nitelikte.

Bebek gezdirmek ya da grup ile kullanılmak için özel donanımlı bisikletleri de görmek mümkün. 

Hatta 6-8 arasında kişinin kullandığı bisiklet-bar tarzı modelleri de Oktoberfest haftasında ya da havanın güzel olduğu zamanlarda –ki bu oldukça zor bulunan bir zaman dilimi- görmek de mümkün, değerli okurlar. 

Eğer olur da kaybolursanız –ki tren aracılığıyla gelmişseniz muhtemelen olursunuz- endişelenmenize gerek yok. Genç jenerasyonun çoğu az-çok İngilizce bilmekte… Bilmeyene rastlarsanız da Türkçe konuşma olasılığı %90’lara vurabilir. Fakat yaşlı populasyonun fazla olduğu yerlerde adres sormak; bazen azarlanma, terslenme ya da küçümsenme reaksiyonları gösterebilir. Çünkü; aramızda kalsın, Berlin Duvarı’nın şehri ikiye ayırmasına tanık olan, komünist rejimin acıları içinde yoğrulan ve buna rağmen sanayileşme devrimini bir üst seviyeye taşıyan bu jenerasyon arada çok çok aksi ve çirkef olabiliyor. Hatta duyduk ki yüzünüze gülüp yanlış adres tarif edenleri bile varmış. Bu hareketin rövanşını İstanbul’da Sultanahmet’in yerini soran Alman turistleri Esenler’e hatta Beylikdüzü tarafına göndererek de alabilirsiniz. Ama en güzel çözüm, Iphone ya da Android işletim sistemli telefonlar için Deutsche Bahn ya da Bvg uygulamalarını indirmek olabilir. Diğer bir tercih ise 1969’da yapılan 368 metre yüksekliği bulunan Fernsehturm(Televizyon Kulesi) olabilir. Bu Berlin’in simgelerinden olan devasa kule şehrin her tarafından görülebildiğinden ona göre yön tayin edilebilir. Hemen altında ise diğer bir önemli meydan Alexanderplatz bulunur. Şu an bu kulenin tepesine çıkıp şehri panorama izlemek mümkün.

 Ayrıca merak edenler için evet duyduklarınız doğru; metro (Bahn) sisteminde turnike ile bilet sistemi yok. Metro sistemi –ki hemen hemen şehirdeki her yerleşim birimini kapsar- ile seyahat ederseniz kimse size binerken bilet sormaz. Fakat bunun Almanlar tarafından suistimal edildiği görülmemiştir. Şehir sakinleri değil kendileri için köpekleri hatta bisikletleri için bilet alanlar var. Lakin şehre yılda 6 milyondan fazla gelen –Berlin nüfusunun 3.4 milyon olduğunu varsayarsak yaklaşık nüfusun iki katına denk geliyor- turist kafilesi ve şehrin göçmen kitlesi bu sistemi suistimal etmek istediğinden metrolarda sivil kontrol görevlileri kol geziyor. Arkadaşlarınızla metroda sohbet ederken karşınızda size gülümseyen sevimli bir nine size bilet sorabilir ya da piercingler sebebiyle yüzü zor seçilen, siyahlar içindeki bir punk kitap okuyan bir gencin omzuna dokunup birden bilet isteyebilir. Ama genellikle bir durakta, biri vagonun sağ tarafından biri sol tarafından olmak üzere, iki görevli kontrole başlar. Çoğu zaman da bu iş saatlerine denk gelir. Eğer biletiniz olmadan bindiğiniz tespit edilirse 40 Euro cezası var. Bizim hala düşlediğimiz bu ulaşım sistemini, bizim darbe yaptığımız yıllar(1960lar)da oturtan Almanlar şehri yaşanması en kolay şehirlerden biri haline getirmişler. Ayrıca Almanya’da “Alman eğitim sistemine bağlı” bir üniversite öğrencisi iseniz bizdeki paso sistemi gibi Bvg kartı çıkarttırıp makul bir fiyata metroya 6 aylık bilet alabilirsiniz.   
Berlin mutfağına gelecek olursak; öyle bir şey yok. Sadece –onlarca çeşidi olan- Alman birası ve hot-dog var. Almanya’ya ilk defa 60larda gelen ve bu boşluğu çok iyi yakalayan vatandaşlarımız döner, kebap, lahmacun(Turkish Pizza), köfte ve bilumum Türk yemekleri ile senelik potansiyeli milyarlar olan bir sektör oluşturmayı başarmışlar. Berlin’in kimi zaman köşe başında büfe, kimi zaman restaurant olarak hemen hemen her yerinde dönerci bulmak mümkün. Ayrıca Meksika, Çin ve Fransız mutfakları da mevcut. Lakin dominant olan millet Türkler olmuş. Türkiye’deki dönerlerden farklı olarak sos kavramı da burayla özdeşleşmiş durumda. Marketlerde de kendinizi ülkenize yabancı hissetmeyebilirsiz. “+Ayfer komme burada domates çok uygunmuş. –Nein Canan Abla, diğer yerde daha az.” gibi yarım Türkçe yarım Almanca diyaloglara da şahit olmak mümkün. Bu arada Berlin Avrupa’nın en ucuz şehirlerinden biri. (Elbette kendi kategorisiyle kıyaslıyorum gençler. Amsterdam, Paris, Roma gibi şehirlerle... Slovenya, Romanya gibi ülkelerin şehirleriyle değil.) Tabii ki alışverişte kendi ülkenizin para birimini unutacaksınız. Yoksa içinizden “Bu kahveyi 12 liraya mı içtim şimdi?” gibi serzenişlerde bulunabilirsiniz. 
Şehrin liberal anlayışına gelirsek, biraz da multicultural yapıdan olsa gerek insanlara saygı konusunda Berlin Nirvanaya doğru emin adımlarla ilerliyor. Sokaklarda; 60’larının sonlarında, saçını üçe vurdurmuş ve pembeye boyatmış teyzeler de görebiliyorsun, sakallı Arap adamlar da… Saçını başını dağıtmış mutlu mesut müzik dinleyen kızlar da var, takım elbisesiyle dosyalarını düzenleyen bir iş adamı da… Türbanlı bir teyzemizi çocukları okula götürürken de görüyorsunuz, metroda yavaş bir şekilde mızıkasına üfleyen zenciyi de…


 Kimse kimseyi yadırgamıyor, kimse kimseyi yargılamıyor. Başkalarının özgürlük sınırının içine girmediğiniz müddetçe, kimse sizi umursamıyor. Rahatlığı sokaklardan hissedebiliyorsunuz. Uyuşturucu kullanımı ve temini hemen hemen serbest… Avrupa’nın Amsterdam’dan sonra 2. en büyük gay populasyonuna sahip…  Punk akımını hala yürürlükte kaldığı nadir şehirlerden biri… Tüm bunlara rağmen toplumsal çatışmalara yer verilmiyor. Ya da olursa da bu çatışmalar şiddet seviyesine geçmiyor. Kısacası önyargıların olmadığı, dil, din ve ırk ayrımlarının yapılmadığı tam anlamıyla özgür bir şehir Berlin…
-Dipnot: Özgürlük demişken yine bir klişe olan ‘Almanya’da osurmak normalmiş abi, geğirenleri ayıplıyorlarmış.’diye bir geyiği kim çıkarmış, nerden çıkarmışsa bi gelsin konuşalım. Bu şahsı incelemesi için İsviçreli sosyologları göreve çağırıyorum. -